Sanat ve Sanatçıya Dair
-II-
19.01.2023
Sanat; yetenek, bilgi ve beceri bir yana emek, sabır-sebat ister. Ressamsanız tuvale vuracağınız tek bir fırça darbesi için uykunuzu, gecelerinizi, eğlencenizi feda edersiniz. Şairseniz lambada titreyen alevin üşüdüğünü fark edersiniz. Yazar, edebiyat eleştirmeniyseniz adını, yurdunu bilmediğiniz bir yazarın öyküsünü okursunuz ve sonra: “İnanmadığım Tanrıya şükürler olsun ki böyle bir aşk öyküsünü okuduğum için…” sözleri dilinizden dökülüverir…
Fransız Lui Aragon, Cengiz Aytmatov’un “Cemile” öyküsünü okuduktan sonra yazara hayranlığını böyle dile getirir.
Sanatçı bilgi, birikim, yetenek ve donanımıyla olağanüstü varlıktır. Sezgileri güçlü, toplumuna kutup yıldızı gibi yol, yön veren aşkın insanlardır. Onları görmek, anlamak için başımızı kaldırıp sadece göğe bakmak yeterlidir.
Pan flüt ustası Polonyalı müzisyen Georghe Zamfir, “Yalnız Çoban” eserindeki sahne performansıyla seyircileri adeta büyüler, duygu dalgalarında gezintiye çıkarır. Oysa basit, ilkel bir enstrüman gibi görünen flüt için kırk yıl emek verdiğini Fuat Güner’le yaptığı sohbette ifade ederken müzik, sanat yolunda başarıya giden yolun ancak sürekli çalışma ve sabırla aşıldığını önemle vurgular.
Britanya televizyon müzik yarışmasında görüntüsü, giyim kuşamından dolayı alaya alınıp dalga geçilen kadın yarışmacı Susan Boyle[1] birinciliği kazandığında jüri:
“Tebrik ederiz. Bu kazandığın ödülle ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorduğunda tereddütsüz şu cevabı verir:
“Müzik eğitimim için harcayacağım.”
Salondan alkış tufanı…
Bizde ise sanat, sanatçıya bakış açısı, algısı çok farklı minvalde seyretmekte… Sosyolojik tanımlaması da sürekli değişkenlik göstermekte… Bir başka ifadeyle kafa karıştırıcı! Bilimsel kuram ve tanımlamalara da uymayan ilişkiler, ilintiler ağı içinde yol almakta!
Türkiye’de şarkı yarışmasında birinciliği kazanan müzik dehasıdır. Nitekim aldığı birincilikle rüştünü ispat edivermiştir. Long play, CD’ler, müzik şirketleri anlaşmalar yapmak için artık kapısında sıraya girmiştir.
Yıllarca beyazperde, televizyon ekranları ve magazin dergilerinin renkli sayfalarında boy gösteren sanatçılarımızı çılgınca alkışladık, hayran bakışlarına meftun olduk. Aktrislerin şuh bakışları, boy boy resimleri, bekâr odaları, işçi, hamal koğuşlarının, artistlerin film afişleri ise genç kız odalarının duvarlarını süsledi. Köylü Hüsam Ağanın sekiz köşeli şapkasının astarında yine bu aktristlerin iç gıcıklayıcı kartpostal resim çıkarmaları baş tacı edildi. Filmlerini seyrederken iç geçirdik, kimi zaman duygu yüklü sahnelerine hüngür hüngür ağladık, hisli şarkılarında kaybolup duygu ve hüzün yağmurlarının altında ıslandık.
Sinema, müzik, tiyatro vesair sanat dallarımızı onlarla özdeştirdik. “O” varsa Yeşilçam, Türk sineması var. Onun sayesinde müziğimiz, tiyatromuz dünya sahnelerinde diye gururlandık. Övündük. Onlar yoksa “Allah korusun, elimizde bir sazımız sözümüzden başka ne kalırdı!” diye endişelere kapılıp korkulu rüyalar görür olduk. Bu korku, heyecan ve hezeyanlarla onları ulaşılmaz, erişilmezler mertebesine sonra da başka ölümlülerin asla çıkamayacağı zirvelere taşıdık. Nice yetenekli, bin bir hünerli, eğitimli, donanımlı gençlerimiz onların bulundukları zirveye çıkamasın diye de sanat uğruna bin bir zahmetle düştükleri çileli patika yollarını paslı çivilerle döşedik. Tahta, merdiven halatları kesip yaktık.
Dönüp dünyanın bin bir coğrafyasına baktığımızda kendilerine erişilmez, ulaşılmaz bildiğimiz insanların yaşadığı zirveden, zirvelerden fersah fersah daha büyük dağları, dorukları fark edince önce şaşırdık sonra hayal kırıklığına uğradık. Fakat bu gerçek ve hakikati bir türlü kabullenemedik. Dünyada yerimizin ve zirveye çıkardıklarımızın öyle çok yüce, yüksek olmadığı gerçeği suratımıza çarptıkça önce kendimize sonra çevremize yalanlar söylemeye başladık. Bu yalanlarla yaşamaya, kanmaya ve kandırmaya devam ettik. Zirveye çıkanlar da… zirveye çıkaranlar da!..
Hakikat yükünü taşımak bize ağır geldi. Bu trajik, hazin hikâye sadece sanat dünyamızda mı yaşanıyordu!
“Hayır!”
Bilim, ticaret, eğitim, siyaset, spor, akademi dünyasında da… İşte futbol takımlarımızın Avrupa sınavları! Kapıkule’den dönüp dönüp geliyoruz. Yöneticisi, futbolcusu, taraftarı! Dün sahalarımız, çamurdu, topraktı. Oyuncularımız yabancı dil bilmiyordu. Hülasa bahanelerimiz çoktu. Türkiye’ye gelen yaşını başını almış yabancı futbolcular da tatile, dinlenme tesislerine gelmişler gibiydi. Süper ligden birinci lig, ikinci lige varıncaya kadar! Bugün sahası, tesisleriyle Avrupa’yı aratmayan bir yapı var! Buna rağmen futboldaki zihniyet hiçbir zaman değişmedi. Şampiyon olduktan sonra her şey tamam! Esas maharet Avrupa’da! Başarının ölçüsü, kilometre taşları yabancı sahalarda!
Bizi bu derin uykudan ne bir sihirli değnek ne de gizemli pelerinler giydirilmiş süper güçlü kahramanlar uyandırabilirdi. Ancak ve ancak “Kral Çıplak” masalı ve Arap yazar Cahiz’in “Şeytan Resmi” öyküsündeki masum çocuklardan başka!
Düşünür, edebiyatçı Cahiz bir gün evine öteberi almak için pazara çıkar. Esnaf sokağından geçerken yanına koşa koşa yedi sekiz yaşlarında bir çocuk gelir ve elini tutarak çekiştirmeye başlar:
-Amca benimle şu ressamın atölyesine gelir misin?
Çocuğun işaret ettiği atölyeye şaşkın şaşkın bakarken çekiştire çekiştire atölyeye doğru onu götürmeye çalışır. Cahiz çok fazla direnmez, kendini çocukla bir anda ressamın atölyesinin kapısından içeri girerken bulur. Bir portreyle meşgul ressama daha selam vermeden
Çocuk:
“İşte bunun gibi!” der.
Ressam portreden başını kaldırır. Çocuğa ve Cahiz’e uzun uzun bakar ve gülmeye başlar. Cahiz ne olup bittiğini anlayamamıştır. Şaşkınlık içinde ressam ve çocuktan ne olup bittiğini anlamaya çalışan sorgu yüklü bakışlar fırlatır.
Ressam çocuğun dışarı çıkmasını ister. Çocuk çıkar. Cahiz’e oturması için bir tabure uzatır. Cahiz de tabureye oturur. Meraklı bakışlarını ressamdan ayırmaz.
Ressam:
-Üstat, bu çocuk biraz önce yanıma geldi ve benden bir şeytan resmi çizmemi istedi. Ben de çocuğa “Hiç şeytan görmedim ki! Şekli şemali nedir, nasıl çizeyim!” dediğimde, atölyeden tam çıkacakken sizin geldiğinizi gördü. Kafasında şimşekler çakmışçasına koşup sizin elinizden tutarak atölyeye getirdi. Bütün hadise bu!
Cahiz, bunu duyunca göbeği çatlarcasına güler, ressam da ona katılır. Kahkahalar uzun süre atölyenin salonunda yankılanır. Çünkü Cahiz suret itibarıyla çok çirkin bir insandır. Yazdıkları hikayelerinde bu çirkinliğiyle kendisi de dalga geçebilen, alay edebilen ergin ve aşkın bir insandır. Ressamın bulamadığı şeytan resmine, çocuğun anlık, kıvrak bir zekayla çözüm bulması onlara da mizah malzemesi olmuştur.
“Sanat nedir, sanatçı kimdir ve nasıl olmalıdır?”
Daha önce de değinildiği üzere… Yalın, anlaşılır cevapları varken medya, televizyon aracılığıyla bize sunulan, dayatılan anlayış, algılarla; muğlak, keşmekeş, savruk tanımlamalara terk edilmişlik hissi!
Hababam Sınıfının tombul, sevimli hademesi Adile Naşit, gaddar tarih öğretmeni sıfatıyla derse gelir. Kel Mahmut’un torpillisi Ahmet’e şaka yapacaklardır. Ahmet’e soru sorar. Çalışkan çocuk cevap vermeye kalktıkça konuşmasını keser. Eline cetvelle vurur. Aptal durumuna düşürüp sıfırı çakar! Sıra İnek Şaban’a gelir. İnek Şaban soru karşısında beden dilini kullanır. Dudak büker, elini kolunu ovuşturup “bitti” diye el çırpar. Konuşmadan, soruyu bile anlamadan mükemmel cevap vermiş gibi Adile Naşit, “Aferin, çok güzel cevap verdin!” diyerek Şaban’a on puan verir!
Toplum olarak bu sorular karşısında Şaban gibi bizim hal-i pür melalimiz de böyle!
“Eş ya da sevgilisi olduğu kadınları döven, gelenek-göreneklere aykırı hayat tarzını benimseyen, skandallarla durmadan adından söz ettirenlerden, katilden, hırlı hırsız, arsızdan sanatçı olur mu?” sorusunun cevabı; dindar, aydın, entelektüel, sosyalist, eğitimli, eğitimsizlerin bulunduğu mahalleye göre değişkenlikler gösterir. Oysa çocuklarımız, gençlerimiz mevzu bahisse “şey, belki, mümkün, neden olmasın!” dan uzak, bu sorunun tereddütsüz, şüphe götürmez tek bir cevabı olmalıdır: “Hayır!”
Topluma idol gösterilen, adı hep skandallarla anılan, kadın dövmekle manşetlerden bir türlü birinciliği kimseye kaptırmayan, dedikodu sayfalarının dilinde pelesenk olmuş “Değerli Sanatçılarımız!” sahneye çıktıklarında bu unvan ve şöhretlerine rağmen fanatik hayran kadınlarının sahneye çorap, iç çamaşırlarını fırlatırken “Beni de döv, beni de döv!” diyerek şarkılarına eşlik edip tempo tutması…
Kadına şiddet, darp, tacizle anılan, adî, illegal cürüm, suç her ne varsa her haltı yemiş bu beyefendi müzisyenlerin televizyon müzik programlarında köşe kapmak, bir dakikalık da olsa kareye düşmek uğruna çalmadık kapı bırakmayan şarkıcı hanımefendilerimizin; “Onun gibi bir müzik dehası bir daha dünyaya gelmez. Gelmiş geçmiş bütün zamanların efsanesi!” güzellemeleri yaparken hem cinslerinin sokakta, çarşı, pazarda hunharca katledilirken sosyal medyada isyankâr rolleri, takındıkları tavırları ne kadar samimi ve içten olabilir?!
Peki ya, bütün bunlar olağan, sıradan hadiseler olarak kabul görürken kasabada, şehirde parkta sohbet edip çay içen kızlarımızı, gençlerimizi namus bahanesiyle linç girişimleri?!
Nerede, nasıl duracağımız ve tepki göstereceğimiz belli değil. Çocuklarımız, gençlerimiz gazete, televizyon medyadan yirmi dört saat pompalanan yanlışların boyanıp cilalanarak sunulması karşısında artık tepki gösteremez hale geldi. Keza anne babalar da… Toplum bu zehirlenme ve kirlenme karşısında beyni alınmış zombilere dönüştü.
Kuşkusuz sanatçı, edebiyatçı, müzisyenlerin bir siyasi akımı benimsemesi kadar doğal bir durum olamaz. Hatta o partiye üye olabilir, reklamını da yapabilir. Eleştirel bakış açısıyla iktidarı, kendi partisini, toplumu ve hatta bizzat kendisini de eleştirebilir, eleştirmelidir de… Toplum sorunlarına duyarsız olamaz, olmamalıdır. Dizi, filmlerde rol alan, baş rol oyuncusu artist ve aktristlerin diğer oyuncu, prodüktör, yönetmenlerden kat kat ücret aldığı da hayatın bir gerçeğidir. Bu ücret onlara layık görülüyorsa hak ediyorlar, emeklerinin karşılığını aldıkları anlamına gelir. Sinema, tiyatro, oyuncu sorunlarına yönelik protesto gösterilerinde en ön sıralarda yürüyen bu sanatçılara şunu da sormak gerekmez mi?
Üç beş kuruşa talim eden figüran, ışıkçı, senarist kim hangi varsa zor şartlar altında yaşayan, çalışan emekçi sanatçıların kalacağı huzurevleri, bina, yaşam şartlarını iyileştirmeye yönelik maddi anlamda bir katkıları var mıdır?
Film setlerinde bir dakikalık, bazen on beş saniyelik çekim için saatlerce beklenir. Gece gündüz fark etmez. Başrol oyuncuları dizi başına asgari ücretin onlarca katını alırlar. Hakları olduğunu iddia ederler ki doğrudur. Oysa aynı sette beraber çalıştıkları ışıkçı, kostümcü, şoförün ne kadar maaş aldıklarını bilmezler. Ceplerinde paraları olup olmadığından haberleri bile olmaz.
Sinema emekçilerinin hak hukukunu savunmada hep geri dururlar. Yiyecek aşı var mı, çoluk çocukları per perişan mı? Bu sektöre hizmet eden figüran, ışıkçı hastane kapılarında mı… öldüler mi kaldılar mı bihaberdirler. Biraz basın yayın önünde gündeme gelmek için cılız sesler çıkarıp kadraja düştükten sonra dağılırlar. Devletin bu sanatçılara sahip çıkmaları gerektiğinden dem vururlar. Asla ceplerinden, banka hesaplarından bir kuruş ayırıp “Fon kuralım, mağdur meslektaşlarımıza yardım edelim!” gibi bir düşünce katiyyen akıllarından geçmez. Onları zirvelere çıkaran bu isimsiz sinema emektarlarıdır. Ayaklarının bastıkları yerler de sinemanın, sanatın gizli kahramanlarının omuzları… Kendilerini zirveye çıkartan, paraya boğan ayak ve omuzların nasıl ter döktüğünden haberleri olmaz. Haberleri olsa da kolay yolu tercih ederler. Üç maymun yolunu…
Devlet sanatçısı unvanıyla yılda bir kez dahi sahne almamış tiyatrocu müzisyen sanatçılar da yasa, kanunlar önünde ayrıcalıklı sınıf olmak istiyor.
Yıllar önce tek kanallı televizyon ekranında bir sanatçımız havaalanında görevlilerin saygısızlığından yakınır! Havaalanında bagaj kontrolü yapan görevlinin sıradan ölümlülerin bagajını açtırıp tek tek kontrol ettikten sonra tanınmış bu sanatçımızın da bavulunu açtırmasını kendisine hakaret, saygısızlık densizlik olarak yorumlar. Sanatçımızın bir de kuyrukta uzun süre bekletilmesi onun için bardağı taşıran son damla olmuştur. Ulusal ya da uluslararası havayolları yolculuğu tercih edildiğinde bir dizi kurallar bütünü vardır. Bu kurallar sanatçı, siyasetçiler için ayrı, sıradan ölümlüler için ayrı olmasa gerek. Ama değerli sanatçımız, sıradan ölümlüler gibi bir muameleye maruz bırakılmasını saygısızlık, densizlik olarak kabul eder.
Türk olmak, Türk sanatçısı olmak ve Türkiye’de yaşamaktan utanan ve sıkılan bir sanatçımız (!) soluğu İtalya’da alır. İtalyan dostlarıyla yemekli bir sohbette Türk konusu geçtiğinde: “Maalesef Türk olmak ve Türkiye’de olmak benim tercihim değildi!” gibi laflar eder. Dünyayı birden “Corona belası” kasıp kavurmaya başlar. Dünyanın her bir terinde binlerce insan ölür. Hastane koridor ve kapıları hastalarla dolup taşar. ABD, Avrupa ve İtalya’da sağlık sigortası da çare olmaz. Hastanelerde yatak bulmak için on bin yirmi bin dolarlar hastalardan istenir. Türk olmak ve Türkiye’de olmaktan utanıp sıkılan sanatçımız soluğu yine İstanbul havaalanında alır.[2]
Dünyaca ünlü bir sanatçımız uyuşturucu kullandığı gerekçesiyle kolluk güçleri tarafından karakola götürülür. Orada ifadesi alınır. Serbest bırakılırken karakoldaki polis memuru onunla cep telefonuyla selfi çekinme, aynı kareye düşme telaşına düşer.
Gecenin geç saatlerinde zil zurna direksiyon koltuğundaki sanatçımız, trafik polislerine yakalanır ve karakola götürülür. Hakkında, trafik ihlali alkollü araç kullanmaktan yasal işlemler için ifadesi alındığında pişkin pişkin mazeretlerini bir bir sıralar. Yaşlı bir annesinin olduğunu, ziyarete gitmesi gerektiğini, bu nedenle direksiyon başına geçtiğini iddia eder. Toplumun hassas duygularına oynamaya kalkar, haklı gerekçelerini göstermeye çalışırken kendisini trafikte yakalayan trafik polislerinin arabasını durdurmasını, alkol kontrolünü, karakola götürülmesini bir hakaret gibi telakki ederek dahiyane zekasıyla oyunculuğunu bir kez daha sergiler. Kelime oyunlarıyla devleti suçlamak, itham zan altında bırakmak için “Adı üzerinde dövlet” diyerek devletin vatandaşına yaptığı muameleden hareketle serzeniş, sitemini dile getirir.[3]
Oysa batıda sanatçı erbabının kanun ve yasalar karşısında tavır, tutumları bambaşkadır. Başarılı kariyeri, üstün yeteneğiyle adını tüm dünyaya duyuran moda ikonu Paris Hilton kızımız ABD’de alkollü araç kullanmaktan yargılanır ve yaklaşık yirmi gün hapis cezası yer. Özgürlük Parkında yasa dışı düzenlenen protestoya destek verip katılan dünyaca ünlü aktör G. Coloney, ters kelepçe vurulup karakola götürülür ve ihtimal kefaletle serbest bırakılır. Uzatılan mikrofonlara “Dövlet bizi dövüyor, haksızlık yapıyor, şiddet uyguluyor!” diyerek kameralara oynamaya kalkmaz. Yaptıkları ABD yasalarınca suçtur ve bu suçu kim işlerse işlesin yasal işlem görür. Görmediği takdirde kolluk kuvvetleri, savcılar görevini yapmamış anlamına gelir. Parkta katıldığı protesto eyleminin yasal olmadığını, ilgililerden izin alınmadığını, katıldığı takdirde ABD yasaları gereği tutuklanacağını bilir. Ne kendisi ne de hayranları itiraz eder.
Son dönemlerde bir şarkıcı kızımızın devletin milli eğitim bakanlığına bağlı bir okul için sarf ettiği irite edici, aşağılayıcı ve yaralayıcı sözleri hiç mi hiç yakışık almadı. On iki on sekiz yaş arası gençlerin “sapıklıkla itham edilmesi” son derce vahim, ayrıştırıcı ve acımasızca…
Çocuk psikolojisi ve eğitim psikolojisi açısından ele alındığında on iki yaşından on sekiz yaşına kadarki gençlerin bu hakarete maruz kalması hukuk, insanlık ve vicdan adına adalet çark ve terazisinin yansız, tarafsız zemini biz sıradan vatandaşlar için çok önemlidir.
Çocuk dünyasındaki merhamet ağları ne kadar engin ve genişse, şiddet ve öfke dağları da bir o kadar büyüktür. Bu tür yaralayıcı söz, eylem ve davranış tarzı; kimden gelirse gelsin başka okullarda okuyan, mahalle arkadaşları, tanış dostlarının bu sözler üzerinden, alaya alma, makaraya sarma, kaba saba mizah yüklü şakalar, aşağılama, hırpalama ve sinir telleriyle oynamada sınırsız bir hareket alanına fırsat vermektedir. Kısacası yaşıtlarının bu fevri davranışlarıyla karşı karşıya kalan/ kalacak olan çocukların dünyalarında nasıl artçı depremler yaratılacağı hiç düşünülüyor mu? Sahnede söylenen densiz bir sözle açılan bu yolu hunharca derinleştirip genişletecek zemin, fırsat verilmiştir. Peki ya bu okullara giden çocukların anne babalarının hali?! Çocukların acımasızlığı işte bu noktada ortaya çıkar.
Siyasi ve toplumsal statüsü gereği bu okullara uzak anlayışta yaşayan hatta antipatik tavır sergileyen hukukçu, gazetecilerin televizyonlarda boy gösterip saatlerce bu konu üzerinde hararetli tartışmalarını izledik. Bu hakareti yapan şarkıcının karakola götürülüşü, ifadesi soruşturma ve kovuşturmasıyla ilgili bir dizi tutarsızlıkları, insanlık ve evrensel hukuk kurallarına uymadığıyla ilgili yasa madde, bendlerine hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencileri gibi aşina olduk. Oysa kimse on iki on sekiz yaşındaki çocukların psikolojisiyle, ailesiyle ilgili bir cümle kelam bile etmedi. Hukukun dili, yasal prosedür, kanunun uygulama süreci noktasında; suç ve ceza; kendi bulunduğu taraftaki koltuklardan karşı taraftaki muhatapların kalesine gol atma, ters köşeye yatırma, manipüle çabaları, hırs ve ihtiraslı cümlelerin gölgesinde kaldı. Sıradan vatandaşların beyni dumura uğradı, adalet ve muhakeme gücünü allak bullak etti. Tartışmacılar bir yana böyle bir elim vahim bir isnat sonrası psikolog, eğitim bilimcilerin birkaç söz dahi edememesi ne kadar acı!
Bu kalemşörler, söz konusu ifadenin en hafif dozajıyla karşı karşıya kaldıklarında “Şahsıma hakaret ediyorsun. Seni bundan men ederim. Haddinizi aşıyorsunuz. Sözünüzü geri alın!” ayağı yanmış kedi gibi lafları ardı ardına sıralarken, hop oturup hop kalkan gazeteci, avukat, siyasetçi, emekli milletvekili soluğu hemen mahkemelerde alıp hakaret davası açıyorlar.
Bizi ırgalamadığı, canımızı acıtmadığı sürece havada uçuşan hakaretlerin bir ehemmiyeti kalmıyor. Ne zamanki eleştiri okları bize baksa adalet, vicdan rafa kaldırılıp yorum ve tavırlarımız da değişiveriyor.
Bıçağın keskin tarafı!
Suç teşkil eden hiçbir eylem ve hakaret karşılıksız kalmamalıdır. Hukukta karşılığını bulmalıdır. Televizyon ekranlarında görüş bildirmek için çıkan siyasetçi, gazeteci hakarete maruz kalacak ortamın yaratılmasından kaçınmaya gayret ve özen göstermesi gerekir. Medeni ülkenin medeni vatandaşları isek!…
Cahillik, bilgisizlik, mankurtizm, dünyadan bihaber olmak! Neşet Ertaş’ın türküsünde olduğu üzere… “Cahildim dünyanın rengine kandım”, “Hayale inandım benimsin sandım.”[4]
Cahillik insanoğlunun ayağındaki pranga! At, öküzlere vurulan bukağı gibi. Ön ayaklarına bukağıyı vurursanız hayvan belirli, dar bir alanda yayılmak zorunda kalır. Başka yerlerdeki, ot, çayır, çimenden habersiz… Küçük dar bir alanda otlamak, yayılmaktan başka çaresi yoktur. Başka yaylalar, ovalar, çayır çimen yeşillikleri hayal bile edemez. Oysa başını eğerek ayaklarına bağlı urganı çözmesi bir iki ısırıkla halledilecek bir meseledir. Ya da keskin bir kaya, taş parçasına bu bukağı demir de olsa sürte sürte çözebileceği kurtulabileceği basit işlemden ibarettir. En sonunda etki ve hareket alanı sınırlı bölgeyi kabullenmek zorunda kalır.
İşte bu dil, düşünce dünyanızı sınırlar, gelişmenizi, ilerleme ve kalkınmanızdaki en büyük etkendir. Toplumların da ayaklarına vurulan bukağı, prangalar cahilliğin ta kendisidir. Sadece ve sadece başlarını eğdiklerinde ayaklarındaki bukağı, prangaları önce görmeleri, ne işe yaradığını algılamaları, anlamaları yeter. En sonunda bu prangaların aslında beyinlerine vurulan prangalar olduğunu anladıktan sonra geriye yapılması gereken bir hamle vardır. Bu bukağılardan kurtulmak!
Son yıllarda şarkıcı, müzisyenlerin hayatları filmlere konu edildi. Çocuklarımıza, gençlerimize ve topluma sanat, estetik anlamında değer katan müzisyenlerin hayat hikayeleri, yalnız sinemanın değil, diğer güzel sanatların da konusu olması gerekir.
Aziz Sancar, Oktay Sinanoğlu, NASA’da görev yapan mühendisler, Türk çocuklarının eğitimine kendisini adayan Hüseyin Hüsnü Tekışık ve daha nice sanatçılarımız, yazar-şairlerimiz! Abdurrahim Karakoç, Aşık Veysel! Devletin bekası ve güvenliği için “İHA” ve “SİHALARI” yapan gençlerin hayat hikayesi!
Her biri okul sıralarındaki çocuklara örnek ve ilham kaynağı! İlkokul, ortaokul, lise dersliklerinde karakalemle çizilen portreleri asılsın! Kütüphane, laboratuvarlara, enstitü, akademi ve sınıflara, park, sokaklara adları verilsin! Filmi, belgeselleri bir yana çizgi filmleri dahi yapılsın!
Dünyaca tanınan bilinen, Avrupa ve ABD bilim akademi üyeliğine kabul edilen, yurtdışındaki enstitülerde doktora jüri üyeliğine çağrılan yerbilimci (jeolog), bilgi küpü bir akademisyen hocamız (Prof. Dr. Celal Şengör) vaiz, din görevlisi tarafından eleştirilere maruz kalıyor.
A benim muhterem hocam! Bu ülke zar zor bilim adamı yetiştiriyor. O bilim adamı ki Avrupası, Amerikası, Orta Asyası bütün dünyayı gezmiş, volkanik, tektonik dağları, mineralleri, deprem kuşaklarını, çölleri, tarıma elverişli alanları tek tek incelemiş, makaleler yazmış. Türklük ve dünya bilimine katkılar sağlamış. İşte günümüzün iklim, gıda ve kıtlık sorunu! Türkiye’nin erozyonla mücadelesi… hangi bölgelerde sulu, susuz tarım yapmak gerek! Dereler, ırmaklar, nehirler, göller ve denizlerin ıslahı! Balıkçılık, hayvancılık vs. vs. Nasıl bir yöntem, plan ve program uygulanmalı! Açlığa, kıtlığa, yoksulluğa nasıl çareler aramalı! Deprem fay hatları olan bölgelerden uzak güvenli alanlarda şehirleşme, kentleşme nasıl olmalı!… Celal Şengör hoca bunun için var. Üstelik hoca öğretmeyi, öğrenci yetiştirmeyi de seviyor. Bilimde kıskançlık, hamasete girmiyor.
Kıymetli hocam, siz İslam dünyasının zengin devlet başkanları, şeyhleri, Arap liderlerini öncelikle o güzel hitabetinizle bir eleştirseniz… Lüks arabalarına, yatlarına, villalarına dokundursanız… Şeyhler, krallar ve sülaleleri servet içinde yüzerken İslam ülkeleri, müslüman halklar nasıl fakir, bir lokmaya muhtaç oluyor? Vakıflardaki çocuk istismarları, din eğitimindeki anne babanın sorumlulukları, kusurları, paylaşmayı, yardımlaşmayı unutan vatandaşları –yani hepimizi- silkeleseniz…
Pek değerli aziz hocam, bu yazının konusu gereği sözde sanatçıları eleştirdim. Günden güne de sayıları artmaktadır.
Keza -sözüm ona- bilim adamlarının da… Beni bağışlayın! İhlas, samimiyetten uzak din adamlarının da…
Nitelikli, ailesine, topluma, ülkesine faydalı, gökteki yıldızlar gibi yol, yön gösteren sanatçı, bilim adamı ve din adamı sayısı –maalesef- az. Nesli tükenen varlıklar gibi cam fanuslarda, pamuklara sararak onları korumak, yaşatmak gerekir diye düşünüyorum. Bilgiye, bilime çok ihtiyacımız var. Elbette gönlümüze, ruhumuza hitap edene de…
[1] VHQ] [HD] Susan Boyle – Britian’s Got Talent – COMPLETE Segment from Show
[2] https://www.youtube.com/watch?v=-Pp1BPWDbgI
[3] https://www.hurriyet.com.tr/video/ilyas-salman-boyle-gozaltina-alindi-36047008
[4] Gazi Eğitim Arapça Bölümünde Yasin Ceylan Hoca Cahiliye Dönemi Arap Edebiyatı derslerinde zamanın Arap ve dünya edebiyatına damga vuran şairlerin şiirlerinden örnekler verir. Mütenebbi, Farazdak, İmru’l Kays… Şiirlerin konusu hep “kadın, aşk, şarap, eğlence” dir. Dini akideleri güçlü kız öğrencilerden bazıları medeni bir şekilde bu duruma: “Hocam hep bu şiirleri mi okuyup öğreneceğiz?” diyerek tepkilerini gösterirler. Hoca da öğrencilerinin bu itirazından memnun olmakla birlikte: “Evet, bu dönem hep bu şiirleri öğreneceğiz, tahlil edeceğiz. Çünkü dersimizin adı Cahiliye Dönemi Arap Edebiyatı! Cahiliye dönemi edebiyatının konusu da hep kadın, içki, eğlencedir!” der.
TÜRK TOPLUMUNUN ÇIKMAZ SOKAKLARI
-II-
Sanat ve Sanatçıya Dair
19.01.2023
Sanat; yetenek, bilgi ve beceri bir yana emek, sabır-sebat ister. Ressamsanız tuvale vuracağınız tek bir fırça darbesi için uykunuzu, gecelerinizi, eğlencenizi feda edersiniz. Şairseniz lambada titreyen alevin üşüdüğünü fark edersiniz. Yazar, edebiyat eleştirmeniyseniz adını, yurdunu bilmediğiniz bir yazarın öyküsünü okursunuz ve sonra: “İnanmadığım Tanrıya şükürler olsun ki böyle bir aşk öyküsünü okuduğum için…” sözleri dilinizden dökülüverir…
Fransız Lui Aragon, Cengiz Aytmatov’un “Cemile” öyküsünü okuduktan sonra yazara hayranlığını böyle dile getirir.
Sanatçı bilgi, birikim, yetenek ve donanımıyla olağanüstü varlıktır. Sezgileri güçlü, toplumuna kutup yıldızı gibi yol, yön veren aşkın insanlardır. Onları görmek, anlamak için başımızı kaldırıp sadece göğe bakmak yeterlidir.
Pan flüt ustası Polonyalı müzisyen Georghe Zamfir, “Yalnız Çoban” eserindeki sahne performansıyla seyircileri adeta büyüler, duygu dalgalarında gezintiye çıkarır. Oysa basit, ilkel bir enstrüman gibi görünen flüt için kırk yıl emek verdiğini Fuat Güner’le yaptığı sohbette ifade ederken müzik, sanat yolunda başarıya giden yolun ancak sürekli çalışma ve sabırla aşıldığını önemle vurgular.
Britanya televizyon müzik yarışmasında görüntüsü, giyim kuşamından dolayı alaya alınıp dalga geçilen kadın yarışmacı Susan Boyle[1] birinciliği kazandığında jüri:
“Tebrik ederiz. Bu kazandığın ödülle ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorduğunda tereddütsüz şu cevabı verir:
“Müzik eğitimim için harcayacağım.”
Salondan alkış tufanı…
Bizde ise sanat, sanatçıya bakış açısı, algısı çok farklı minvalde seyretmekte… Sosyolojik tanımlaması da sürekli değişkenlik göstermekte… Bir başka ifadeyle kafa karıştırıcı! Bilimsel kuram ve tanımlamalara da uymayan ilişkiler, ilintiler ağı içinde yol almakta!
Türkiye’de şarkı yarışmasında birinciliği kazanan müzik dehasıdır. Nitekim aldığı birincilikle rüştünü ispat edivermiştir. Long play, CD’ler, müzik şirketleri anlaşmalar yapmak için artık kapısında sıraya girmiştir.
Yıllarca beyazperde, televizyon ekranları ve magazin dergilerinin renkli sayfalarında boy gösteren sanatçılarımızı çılgınca alkışladık, hayran bakışlarına meftun olduk. Aktrislerin şuh bakışları, boy boy resimleri, bekâr odaları, işçi, hamal koğuşlarının, artistlerin film afişleri ise genç kız odalarının duvarlarını süsledi. Köylü Hüsam Ağanın sekiz köşeli şapkasının astarında yine bu aktristlerin iç gıcıklayıcı kartpostal resim çıkarmaları baş tacı edildi. Filmlerini seyrederken iç geçirdik, kimi zaman duygu yüklü sahnelerine hüngür hüngür ağladık, hisli şarkılarında kaybolup duygu ve hüzün yağmurlarının altında ıslandık.
Sinema, müzik, tiyatro vesair sanat dallarımızı onlarla özdeştirdik. “O” varsa Yeşilçam, Türk sineması var. Onun sayesinde müziğimiz, tiyatromuz dünya sahnelerinde diye gururlandık. Övündük. Onlar yoksa “Allah korusun, elimizde bir sazımız sözümüzden başka ne kalırdı!” diye endişelere kapılıp korkulu rüyalar görür olduk. Bu korku, heyecan ve hezeyanlarla onları ulaşılmaz, erişilmezler mertebesine sonra da başka ölümlülerin asla çıkamayacağı zirvelere taşıdık. Nice yetenekli, bin bir hünerli, eğitimli, donanımlı gençlerimiz onların bulundukları zirveye çıkamasın diye de sanat uğruna bin bir zahmetle düştükleri çileli patika yollarını paslı çivilerle döşedik. Tahta, merdiven halatları kesip yaktık.
Dönüp dünyanın bin bir coğrafyasına baktığımızda kendilerine erişilmez, ulaşılmaz bildiğimiz insanların yaşadığı zirveden, zirvelerden fersah fersah daha büyük dağları, dorukları fark edince önce şaşırdık sonra hayal kırıklığına uğradık. Fakat bu gerçek ve hakikati bir türlü kabullenemedik. Dünyada yerimizin ve zirveye çıkardıklarımızın öyle çok yüce, yüksek olmadığı gerçeği suratımıza çarptıkça önce kendimize sonra çevremize yalanlar söylemeye başladık. Bu yalanlarla yaşamaya, kanmaya ve kandırmaya devam ettik. Zirveye çıkanlar da… zirveye çıkaranlar da!..
Hakikat yükünü taşımak bize ağır geldi. Bu trajik, hazin hikâye sadece sanat dünyamızda mı yaşanıyordu!
“Hayır!”
Bilim, ticaret, eğitim, siyaset, spor, akademi dünyasında da… İşte futbol takımlarımızın Avrupa sınavları! Kapıkule’den dönüp dönüp geliyoruz. Yöneticisi, futbolcusu, taraftarı! Dün sahalarımız, çamurdu, topraktı. Oyuncularımız yabancı dil bilmiyordu. Hülasa bahanelerimiz çoktu. Türkiye’ye gelen yaşını başını almış yabancı futbolcular da tatile, dinlenme tesislerine gelmişler gibiydi. Süper ligden birinci lig, ikinci lige varıncaya kadar! Bugün sahası, tesisleriyle Avrupa’yı aratmayan bir yapı var! Buna rağmen futboldaki zihniyet hiçbir zaman değişmedi. Şampiyon olduktan sonra her şey tamam! Esas maharet Avrupa’da! Başarının ölçüsü, kilometre taşları yabancı sahalarda!
Bizi bu derin uykudan ne bir sihirli değnek ne de gizemli pelerinler giydirilmiş süper güçlü kahramanlar uyandırabilirdi. Ancak ve ancak “Kral Çıplak” masalı ve Arap yazar Cahiz’in “Şeytan Resmi” öyküsündeki masum çocuklardan başka!
Düşünür, edebiyatçı Cahiz bir gün evine öteberi almak için pazara çıkar. Esnaf sokağından geçerken yanına koşa koşa yedi sekiz yaşlarında bir çocuk gelir ve elini tutarak çekiştirmeye başlar:
-Amca benimle şu ressamın atölyesine gelir misin?
Çocuğun işaret ettiği atölyeye şaşkın şaşkın bakarken çekiştire çekiştire atölyeye doğru onu götürmeye çalışır. Cahiz çok fazla direnmez, kendini çocukla bir anda ressamın atölyesinin kapısından içeri girerken bulur. Bir portreyle meşgul ressama daha selam vermeden
Çocuk:
“İşte bunun gibi!” der.
Ressam portreden başını kaldırır. Çocuğa ve Cahiz’e uzun uzun bakar ve gülmeye başlar. Cahiz ne olup bittiğini anlayamamıştır. Şaşkınlık içinde ressam ve çocuktan ne olup bittiğini anlamaya çalışan sorgu yüklü bakışlar fırlatır.
Ressam çocuğun dışarı çıkmasını ister. Çocuk çıkar. Cahiz’e oturması için bir tabure uzatır. Cahiz de tabureye oturur. Meraklı bakışlarını ressamdan ayırmaz.
Ressam:
-Üstat, bu çocuk biraz önce yanıma geldi ve benden bir şeytan resmi çizmemi istedi. Ben de çocuğa “Hiç şeytan görmedim ki! Şekli şemali nedir, nasıl çizeyim!” dediğimde, atölyeden tam çıkacakken sizin geldiğinizi gördü. Kafasında şimşekler çakmışçasına koşup sizin elinizden tutarak atölyeye getirdi. Bütün hadise bu!
Cahiz, bunu duyunca göbeği çatlarcasına güler, ressam da ona katılır. Kahkahalar uzun süre atölyenin salonunda yankılanır. Çünkü Cahiz suret itibarıyla çok çirkin bir insandır. Yazdıkları hikayelerinde bu çirkinliğiyle kendisi de dalga geçebilen, alay edebilen ergin ve aşkın bir insandır. Ressamın bulamadığı şeytan resmine, çocuğun anlık, kıvrak bir zekayla çözüm bulması onlara da mizah malzemesi olmuştur.
“Sanat nedir, sanatçı kimdir ve nasıl olmalıdır?”
Daha önce de değinildiği üzere… Yalın, anlaşılır cevapları varken medya, televizyon aracılığıyla bize sunulan, dayatılan anlayış, algılarla; muğlak, keşmekeş, savruk tanımlamalara terk edilmişlik hissi!
Hababam Sınıfının tombul, sevimli hademesi Adile Naşit, gaddar tarih öğretmeni sıfatıyla derse gelir. Kel Mahmut’un torpillisi Ahmet’e şaka yapacaklardır. Ahmet’e soru sorar. Çalışkan çocuk cevap vermeye kalktıkça konuşmasını keser. Eline cetvelle vurur. Aptal durumuna düşürüp sıfırı çakar! Sıra İnek Şaban’a gelir. İnek Şaban soru karşısında beden dilini kullanır. Dudak büker, elini kolunu ovuşturup “bitti” diye el çırpar. Konuşmadan, soruyu bile anlamadan mükemmel cevap vermiş gibi Adile Naşit, “Aferin, çok güzel cevap verdin!” diyerek Şaban’a on puan verir!
Toplum olarak bu sorular karşısında Şaban gibi bizim hal-i pür melalimiz de böyle!
“Eş ya da sevgilisi olduğu kadınları döven, gelenek-göreneklere aykırı hayat tarzını benimseyen, skandallarla durmadan adından söz ettirenlerden, katilden, hırlı hırsız, arsızdan sanatçı olur mu?” sorusunun cevabı; dindar, aydın, entelektüel, sosyalist, eğitimli, eğitimsizlerin bulunduğu mahalleye göre değişkenlikler gösterir. Oysa çocuklarımız, gençlerimiz mevzu bahisse “şey, belki, mümkün, neden olmasın!” dan uzak, bu sorunun tereddütsüz, şüphe götürmez tek bir cevabı olmalıdır: “Hayır!”
Topluma idol gösterilen, adı hep skandallarla anılan, kadın dövmekle manşetlerden bir türlü birinciliği kimseye kaptırmayan, dedikodu sayfalarının dilinde pelesenk olmuş “Değerli Sanatçılarımız!” sahneye çıktıklarında bu unvan ve şöhretlerine rağmen fanatik hayran kadınlarının sahneye çorap, iç çamaşırlarını fırlatırken “Beni de döv, beni de döv!” diyerek şarkılarına eşlik edip tempo tutması…
Kadına şiddet, darp, tacizle anılan, adî, illegal cürüm, suç her ne varsa her haltı yemiş bu beyefendi müzisyenlerin televizyon müzik programlarında köşe kapmak, bir dakikalık da olsa kareye düşmek uğruna çalmadık kapı bırakmayan şarkıcı hanımefendilerimizin; “Onun gibi bir müzik dehası bir daha dünyaya gelmez. Gelmiş geçmiş bütün zamanların efsanesi!” güzellemeleri yaparken hem cinslerinin sokakta, çarşı, pazarda hunharca katledilirken sosyal medyada isyankâr rolleri, takındıkları tavırları ne kadar samimi ve içten olabilir?!
Peki ya, bütün bunlar olağan, sıradan hadiseler olarak kabul görürken kasabada, şehirde parkta sohbet edip çay içen kızlarımızı, gençlerimizi namus bahanesiyle linç girişimleri?!
Nerede, nasıl duracağımız ve tepki göstereceğimiz belli değil. Çocuklarımız, gençlerimiz gazete, televizyon medyadan yirmi dört saat pompalanan yanlışların boyanıp cilalanarak sunulması karşısında artık tepki gösteremez hale geldi. Keza anne babalar da… Toplum bu zehirlenme ve kirlenme karşısında beyni alınmış zombilere dönüştü.
Kuşkusuz sanatçı, edebiyatçı, müzisyenlerin bir siyasi akımı benimsemesi kadar doğal bir durum olamaz. Hatta o partiye üye olabilir, reklamını da yapabilir. Eleştirel bakış açısıyla iktidarı, kendi partisini, toplumu ve hatta bizzat kendisini de eleştirebilir, eleştirmelidir de… Toplum sorunlarına duyarsız olamaz, olmamalıdır. Dizi, filmlerde rol alan, baş rol oyuncusu artist ve aktristlerin diğer oyuncu, prodüktör, yönetmenlerden kat kat ücret aldığı da hayatın bir gerçeğidir. Bu ücret onlara layık görülüyorsa hak ediyorlar, emeklerinin karşılığını aldıkları anlamına gelir. Sinema, tiyatro, oyuncu sorunlarına yönelik protesto gösterilerinde en ön sıralarda yürüyen bu sanatçılara şunu da sormak gerekmez mi?
Üç beş kuruşa talim eden figüran, ışıkçı, senarist kim hangi varsa zor şartlar altında yaşayan, çalışan emekçi sanatçıların kalacağı huzurevleri, bina, yaşam şartlarını iyileştirmeye yönelik maddi anlamda bir katkıları var mıdır?
Film setlerinde bir dakikalık, bazen on beş saniyelik çekim için saatlerce beklenir. Gece gündüz fark etmez. Başrol oyuncuları dizi başına asgari ücretin onlarca katını alırlar. Hakları olduğunu iddia ederler ki doğrudur. Oysa aynı sette beraber çalıştıkları ışıkçı, kostümcü, şoförün ne kadar maaş aldıklarını bilmezler. Ceplerinde paraları olup olmadığından haberleri bile olmaz.
Sinema emekçilerinin hak hukukunu savunmada hep geri dururlar. Yiyecek aşı var mı, çoluk çocukları per perişan mı? Bu sektöre hizmet eden figüran, ışıkçı hastane kapılarında mı… öldüler mi kaldılar mı bihaberdirler. Biraz basın yayın önünde gündeme gelmek için cılız sesler çıkarıp kadraja düştükten sonra dağılırlar. Devletin bu sanatçılara sahip çıkmaları gerektiğinden dem vururlar. Asla ceplerinden, banka hesaplarından bir kuruş ayırıp “Fon kuralım, mağdur meslektaşlarımıza yardım edelim!” gibi bir düşünce katiyyen akıllarından geçmez. Onları zirvelere çıkaran bu isimsiz sinema emektarlarıdır. Ayaklarının bastıkları yerler de sinemanın, sanatın gizli kahramanlarının omuzları… Kendilerini zirveye çıkartan, paraya boğan ayak ve omuzların nasıl ter döktüğünden haberleri olmaz. Haberleri olsa da kolay yolu tercih ederler. Üç maymun yolunu…
Devlet sanatçısı unvanıyla yılda bir kez dahi sahne almamış tiyatrocu müzisyen sanatçılar da yasa, kanunlar önünde ayrıcalıklı sınıf olmak istiyor.
Yıllar önce tek kanallı televizyon ekranında bir sanatçımız havaalanında görevlilerin saygısızlığından yakınır! Havaalanında bagaj kontrolü yapan görevlinin sıradan ölümlülerin bagajını açtırıp tek tek kontrol ettikten sonra tanınmış bu sanatçımızın da bavulunu açtırmasını kendisine hakaret, saygısızlık densizlik olarak yorumlar. Sanatçımızın bir de kuyrukta uzun süre bekletilmesi onun için bardağı taşıran son damla olmuştur. Ulusal ya da uluslararası havayolları yolculuğu tercih edildiğinde bir dizi kurallar bütünü vardır. Bu kurallar sanatçı, siyasetçiler için ayrı, sıradan ölümlüler için ayrı olmasa gerek. Ama değerli sanatçımız, sıradan ölümlüler gibi bir muameleye maruz bırakılmasını saygısızlık, densizlik olarak kabul eder.
Türk olmak, Türk sanatçısı olmak ve Türkiye’de yaşamaktan utanan ve sıkılan bir sanatçımız (!) soluğu İtalya’da alır. İtalyan dostlarıyla yemekli bir sohbette Türk konusu geçtiğinde: “Maalesef Türk olmak ve Türkiye’de olmak benim tercihim değildi!” gibi laflar eder. Dünyayı birden “Corona belası” kasıp kavurmaya başlar. Dünyanın her bir terinde binlerce insan ölür. Hastane koridor ve kapıları hastalarla dolup taşar. ABD, Avrupa ve İtalya’da sağlık sigortası da çare olmaz. Hastanelerde yatak bulmak için on bin yirmi bin dolarlar hastalardan istenir. Türk olmak ve Türkiye’de olmaktan utanıp sıkılan sanatçımız soluğu yine İstanbul havaalanında alır.[2]
Dünyaca ünlü bir sanatçımız uyuşturucu kullandığı gerekçesiyle kolluk güçleri tarafından karakola götürülür. Orada ifadesi alınır. Serbest bırakılırken karakoldaki polis memuru onunla cep telefonuyla selfi çekinme, aynı kareye düşme telaşına düşer.
Gecenin geç saatlerinde zil zurna direksiyon koltuğundaki sanatçımız, trafik polislerine yakalanır ve karakola götürülür. Hakkında, trafik ihlali alkollü araç kullanmaktan yasal işlemler için ifadesi alındığında pişkin pişkin mazeretlerini bir bir sıralar. Yaşlı bir annesinin olduğunu, ziyarete gitmesi gerektiğini, bu nedenle direksiyon başına geçtiğini iddia eder. Toplumun hassas duygularına oynamaya kalkar, haklı gerekçelerini göstermeye çalışırken kendisini trafikte yakalayan trafik polislerinin arabasını durdurmasını, alkol kontrolünü, karakola götürülmesini bir hakaret gibi telakki ederek dahiyane zekasıyla oyunculuğunu bir kez daha sergiler. Kelime oyunlarıyla devleti suçlamak, itham zan altında bırakmak için “Adı üzerinde dövlet” diyerek devletin vatandaşına yaptığı muameleden hareketle serzeniş, sitemini dile getirir.[3]
Oysa batıda sanatçı erbabının kanun ve yasalar karşısında tavır, tutumları bambaşkadır. Başarılı kariyeri, üstün yeteneğiyle adını tüm dünyaya duyuran moda ikonu Paris Hilton kızımız ABD’de alkollü araç kullanmaktan yargılanır ve yaklaşık yirmi gün hapis cezası yer. Özgürlük Parkında yasa dışı düzenlenen protestoya destek verip katılan dünyaca ünlü aktör G. Coloney, ters kelepçe vurulup karakola götürülür ve ihtimal kefaletle serbest bırakılır. Uzatılan mikrofonlara “Dövlet bizi dövüyor, haksızlık yapıyor, şiddet uyguluyor!” diyerek kameralara oynamaya kalkmaz. Yaptıkları ABD yasalarınca suçtur ve bu suçu kim işlerse işlesin yasal işlem görür. Görmediği takdirde kolluk kuvvetleri, savcılar görevini yapmamış anlamına gelir. Parkta katıldığı protesto eyleminin yasal olmadığını, ilgililerden izin alınmadığını, katıldığı takdirde ABD yasaları gereği tutuklanacağını bilir. Ne kendisi ne de hayranları itiraz eder.
Son dönemlerde bir şarkıcı kızımızın devletin milli eğitim bakanlığına bağlı bir okul için sarf ettiği irite edici, aşağılayıcı ve yaralayıcı sözleri hiç mi hiç yakışık almadı. On iki on sekiz yaş arası gençlerin “sapıklıkla itham edilmesi” son derce vahim, ayrıştırıcı ve acımasızca…
Çocuk psikolojisi ve eğitim psikolojisi açısından ele alındığında on iki yaşından on sekiz yaşına kadarki gençlerin bu hakarete maruz kalması hukuk, insanlık ve vicdan adına adalet çark ve terazisinin yansız, tarafsız zemini biz sıradan vatandaşlar için çok önemlidir.
Çocuk dünyasındaki merhamet ağları ne kadar engin ve genişse, şiddet ve öfke dağları da bir o kadar büyüktür. Bu tür yaralayıcı söz, eylem ve davranış tarzı; kimden gelirse gelsin başka okullarda okuyan, mahalle arkadaşları, tanış dostlarının bu sözler üzerinden, alaya alma, makaraya sarma, kaba saba mizah yüklü şakalar, aşağılama, hırpalama ve sinir telleriyle oynamada sınırsız bir hareket alanına fırsat vermektedir. Kısacası yaşıtlarının bu fevri davranışlarıyla karşı karşıya kalan/ kalacak olan çocukların dünyalarında nasıl artçı depremler yaratılacağı hiç düşünülüyor mu? Sahnede söylenen densiz bir sözle açılan bu yolu hunharca derinleştirip genişletecek zemin, fırsat verilmiştir. Peki ya bu okullara giden çocukların anne babalarının hali?! Çocukların acımasızlığı işte bu noktada ortaya çıkar.
Siyasi ve toplumsal statüsü gereği bu okullara uzak anlayışta yaşayan hatta antipatik tavır sergileyen hukukçu, gazetecilerin televizyonlarda boy gösterip saatlerce bu konu üzerinde hararetli tartışmalarını izledik. Bu hakareti yapan şarkıcının karakola götürülüşü, ifadesi soruşturma ve kovuşturmasıyla ilgili bir dizi tutarsızlıkları, insanlık ve evrensel hukuk kurallarına uymadığıyla ilgili yasa madde, bendlerine hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencileri gibi aşina olduk. Oysa kimse on iki on sekiz yaşındaki çocukların psikolojisiyle, ailesiyle ilgili bir cümle kelam bile etmedi. Hukukun dili, yasal prosedür, kanunun uygulama süreci noktasında; suç ve ceza; kendi bulunduğu taraftaki koltuklardan karşı taraftaki muhatapların kalesine gol atma, ters köşeye yatırma, manipüle çabaları, hırs ve ihtiraslı cümlelerin gölgesinde kaldı. Sıradan vatandaşların beyni dumura uğradı, adalet ve muhakeme gücünü allak bullak etti. Tartışmacılar bir yana böyle bir elim vahim bir isnat sonrası psikolog, eğitim bilimcilerin birkaç söz dahi edememesi ne kadar acı!
Bu kalemşörler, söz konusu ifadenin en hafif dozajıyla karşı karşıya kaldıklarında “Şahsıma hakaret ediyorsun. Seni bundan men ederim. Haddinizi aşıyorsunuz. Sözünüzü geri alın!” ayağı yanmış kedi gibi lafları ardı ardına sıralarken, hop oturup hop kalkan gazeteci, avukat, siyasetçi, emekli milletvekili soluğu hemen mahkemelerde alıp hakaret davası açıyorlar.
Bizi ırgalamadığı, canımızı acıtmadığı sürece havada uçuşan hakaretlerin bir ehemmiyeti kalmıyor. Ne zamanki eleştiri okları bize baksa adalet, vicdan rafa kaldırılıp yorum ve tavırlarımız da değişiveriyor.
Bıçağın keskin tarafı!
Suç teşkil eden hiçbir eylem ve hakaret karşılıksız kalmamalıdır. Hukukta karşılığını bulmalıdır. Televizyon ekranlarında görüş bildirmek için çıkan siyasetçi, gazeteci hakarete maruz kalacak ortamın yaratılmasından kaçınmaya gayret ve özen göstermesi gerekir. Medeni ülkenin medeni vatandaşları isek!…
Cahillik, bilgisizlik, mankurtizm, dünyadan bihaber olmak! Neşet Ertaş’ın türküsünde olduğu üzere… “Cahildim dünyanın rengine kandım”, “Hayale inandım benimsin sandım.”[4]
Cahillik insanoğlunun ayağındaki pranga! At, öküzlere vurulan bukağı gibi. Ön ayaklarına bukağıyı vurursanız hayvan belirli, dar bir alanda yayılmak zorunda kalır. Başka yerlerdeki, ot, çayır, çimenden habersiz… Küçük dar bir alanda otlamak, yayılmaktan başka çaresi yoktur. Başka yaylalar, ovalar, çayır çimen yeşillikleri hayal bile edemez. Oysa başını eğerek ayaklarına bağlı urganı çözmesi bir iki ısırıkla halledilecek bir meseledir. Ya da keskin bir kaya, taş parçasına bu bukağı demir de olsa sürte sürte çözebileceği kurtulabileceği basit işlemden ibarettir. En sonunda etki ve hareket alanı sınırlı bölgeyi kabullenmek zorunda kalır.
İşte bu dil, düşünce dünyanızı sınırlar, gelişmenizi, ilerleme ve kalkınmanızdaki en büyük etkendir. Toplumların da ayaklarına vurulan bukağı, prangalar cahilliğin ta kendisidir. Sadece ve sadece başlarını eğdiklerinde ayaklarındaki bukağı, prangaları önce görmeleri, ne işe yaradığını algılamaları, anlamaları yeter. En sonunda bu prangaların aslında beyinlerine vurulan prangalar olduğunu anladıktan sonra geriye yapılması gereken bir hamle vardır. Bu bukağılardan kurtulmak!
Son yıllarda şarkıcı, müzisyenlerin hayatları filmlere konu edildi. Çocuklarımıza, gençlerimize ve topluma sanat, estetik anlamında değer katan müzisyenlerin hayat hikayeleri, yalnız sinemanın değil, diğer güzel sanatların da konusu olması gerekir.
Aziz Sancar, Oktay Sinanoğlu, NASA’da görev yapan mühendisler, Türk çocuklarının eğitimine kendisini adayan Hüseyin Hüsnü Tekışık ve daha nice sanatçılarımız, yazar-şairlerimiz! Abdurrahim Karakoç, Aşık Veysel! Devletin bekası ve güvenliği için “İHA” ve “SİHALARI” yapan gençlerin hayat hikayesi!
Her biri okul sıralarındaki çocuklara örnek ve ilham kaynağı! İlkokul, ortaokul, lise dersliklerinde karakalemle çizilen portreleri asılsın! Kütüphane, laboratuvarlara, enstitü, akademi ve sınıflara, park, sokaklara adları verilsin! Filmi, belgeselleri bir yana çizgi filmleri dahi yapılsın!
Dünyaca tanınan bilinen, Avrupa ve ABD bilim akademi üyeliğine kabul edilen, yurtdışındaki enstitülerde doktora jüri üyeliğine çağrılan yerbilimci (jeolog), bilgi küpü bir akademisyen hocamız (Prof. Dr. Celal Şengör) vaiz, din görevlisi tarafından eleştirilere maruz kalıyor.
A benim muhterem hocam! Bu ülke zar zor bilim adamı yetiştiriyor. O bilim adamı ki Avrupası, Amerikası, Orta Asyası bütün dünyayı gezmiş, volkanik, tektonik dağları, mineralleri, deprem kuşaklarını, çölleri, tarıma elverişli alanları tek tek incelemiş, makaleler yazmış. Türklük ve dünya bilimine katkılar sağlamış. İşte günümüzün iklim, gıda ve kıtlık sorunu! Türkiye’nin erozyonla mücadelesi… hangi bölgelerde sulu, susuz tarım yapmak gerek! Dereler, ırmaklar, nehirler, göller ve denizlerin ıslahı! Balıkçılık, hayvancılık vs. vs. Nasıl bir yöntem, plan ve program uygulanmalı! Açlığa, kıtlığa, yoksulluğa nasıl çareler aramalı! Deprem fay hatları olan bölgelerden uzak güvenli alanlarda şehirleşme, kentleşme nasıl olmalı!… Celal Şengör hoca bunun için var. Üstelik hoca öğretmeyi, öğrenci yetiştirmeyi de seviyor. Bilimde kıskançlık, hamasete girmiyor.
Kıymetli hocam, siz İslam dünyasının zengin devlet başkanları, şeyhleri, Arap liderlerini öncelikle o güzel hitabetinizle bir eleştirseniz… Lüks arabalarına, yatlarına, villalarına dokundursanız… Şeyhler, krallar ve sülaleleri servet içinde yüzerken İslam ülkeleri, müslüman halklar nasıl fakir, bir lokmaya muhtaç oluyor? Vakıflardaki çocuk istismarları, din eğitimindeki anne babanın sorumlulukları, kusurları, paylaşmayı, yardımlaşmayı unutan vatandaşları –yani hepimizi- silkeleseniz…
Pek değerli aziz hocam, bu yazının konusu gereği sözde sanatçıları eleştirdim. Günden güne de sayıları artmaktadır.
Keza -sözüm ona- bilim adamlarının da… Beni bağışlayın! İhlas, samimiyetten uzak din adamlarının da…
Nitelikli, ailesine, topluma, ülkesine faydalı, gökteki yıldızlar gibi yol, yön gösteren sanatçı, bilim adamı ve din adamı sayısı –maalesef- az. Nesli tükenen varlıklar gibi cam fanuslarda, pamuklara sararak onları korumak, yaşatmak gerekir diye düşünüyorum. Bilgiye, bilime çok ihtiyacımız var. Elbette gönlümüze, ruhumuza hitap edene de…
[1] VHQ] [HD] Susan Boyle – Britian’s Got Talent – COMPLETE Segment from Show
[2] https://www.youtube.com/watch?v=-Pp1BPWDbgI
[3] https://www.hurriyet.com.tr/video/ilyas-salman-boyle-gozaltina-alindi-36047008
[4] Gazi Eğitim Arapça Bölümünde Yasin Ceylan Hoca Cahiliye Dönemi Arap Edebiyatı derslerinde zamanın Arap ve dünya edebiyatına damga vuran şairlerin şiirlerinden örnekler verir. Mütenebbi, Farazdak, İmru’l Kays… Şiirlerin konusu hep “kadın, aşk, şarap, eğlence” dir. Dini akideleri güçlü kız öğrencilerden bazıları medeni bir şekilde bu duruma: “Hocam hep bu şiirleri mi okuyup öğreneceğiz?” diyerek tepkilerini gösterirler. Hoca da öğrencilerinin bu itirazından memnun olmakla birlikte: “Evet, bu dönem hep bu şiirleri öğreneceğiz, tahlil edeceğiz. Çünkü dersimizin adı Cahiliye Dönemi Arap Edebiyatı! Cahiliye dönemi edebiyatının konusu da hep kadın, içki, eğlencedir!” der.
