VEFATININ 29. YIL DÖNÜMÜNDE BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN ANISINA
Başbuğ Alparslan Türkeş, Türk milliyetçiliğinin efsanevi önderi, “Başbuğ” unvanıyla anılan büyük dava adamı, 4 Nisan 1997’de ebediyete intikal etti. Bugün, ölümünün 29. yıl dönümünde onu rahmetle, minnetle ve hürmetle yâd ediyoruz. Onun hayatı, sadece bir siyasetçinin değil; Türk milletinin uyanış mücadelesinin, birlik ve diriliş idealinin destansı bir özetidir.
Alparslan Türkeş (doğum adı Ali Arslan), 25 Kasım 1917’de Lefkoşa’da (Kıbrıs) dünyaya geldi. Babası Ahmet Hamdi Efendi, annesi Fatımatül Zehra Hanım’dır. Ailesi aslen Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinden Kıbrıs’a göç etmiş Türk kökenli bir ailedendir. 1933’te ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etti, Kuleli Askerî Lisesi’ne girdi ve 1938’de Harp Okulu’nu bitirerek subay oldu. Harp Akademisi’ni tamamlayarak kurmay albay rütbesine yükseldi. Amerika ve Almanya’da askerî eğitimler aldı, NATO toplantılarında Türkiye’yi temsil etti.
27 Mayıs 1960 Darbesi’nde aktif rol aldı; Başbakanlık Müsteşarı olarak Devlet Plânlama Teşkilatı (DPT), TÜBİTAK, OYAK gibi kurumların kurulmasına öncülük etti. 1965’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP) girerek siyasete atıldı, 1969’da partinin adını Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirdi ve ilk Genel Başkanı oldu. Ülkü Ocakları’nın da manevî kurucusu olarak Türk gençliğini “Ülkücü” ideal etrafında birleştirdi. 1975-1978 arasında Başbakan Yardımcılığı yaptı. 12 Eylül 1980 darbesinde tutuklandı, uzun yıllar yargılandı; 1987’de siyaset yasağının kalkmasıyla Milliyetçi Çalışma Partisi’nden (MÇP) yeniden genel başkan seçildi ve MHP’yi yeniden yapılandırdı.
Başbuğ’un hayatı, Türk milletine “Büyük Türkiye” idealini armağan etmekle geçti. O, Dokuz Işık doktriniyle milliyetçiliği sistematik bir dünya görüşü hâline getirdi: Milliyetçilik, ahlâkçılık, halkçılık, devletçilik, ilimcilik, hürriyetçilik, şahsiyetçilik, iktisadî kalkınma ve adaletçilik. Türk töresini ve İslâm’ı bir bütün olarak gördü. “TÜRKLÜK bedenimiz, İslâmiyet ruhumuzdur. Ruhsuz beden ceset olur.” diyerek, Türk-İslâm sentezinin en güçlü ifadesini verdi.
Destansı ifadeleriyle harmanlanmış mücadelesinde en çok vurguladığı şey birlik ve beraberlikti. “Kendinizi küçük görmeyiniz. Sizler büyük kuvvetsiniz. Vazifenizi hiçbir zaman unutmayınız. Kuvvet birliktir. Dâvamızın geleceği birliktedir.” derdi. Ülkücü gençlere hitaben “Hepiniz birer Türk Bayrağı’sınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin.” uyarısıyla onurlu duruşu öğretti. “Ülküsüz insan çamurdan farkı olmayan bir varlıktır.” sözüyle de idealin önemini hatırlattı.
Milletlerarası arenada Türk birliğini savundu: “İster Türkiye içinde, ister dışında, ister evrende nerede olursa olsun Türk Milliyetçisi, oradaki Türklere karşı ilgi ile, saygı ile doludur.” Komünizme, emperyalizme ve her türlü bölücülüğe karşı dimdik durdu. “Milletler yabancı kuvvetlerin orduları ve diğer maddi güçleri tarafından yok edilmeden önce, manevi ve fikir güçleri tarafından esaret altına alınırlar.” uyarısıyla milletin manevî kalkınmasının şart olduğunu haykırdı. “En kötü demokrasi, en iyi ihtilal yönetiminden daha iyidir” diyerek de demokrasiye olan inancını ortaya koydu.
Başbuğ, 4 Nisan 1997’de Ankara’da kalp krizi sonucu 79 yaşında Hakk’a yürüdü. Soğuk ve karlı bir günde yüz binlerce kişinin katıldığı cenaze namazıyla Beşevler’deki (Beştepe) anıt mezarına defnedildi. Ardında bıraktığı miras, bugün hâlâ MHP ve Ülkü Ocakları’nda, Türk milliyetçiliğinin her kademesinde yaşamaya devam ediyor.
Başbuğ Alparslan Türkeş, “Bu millet ayağa kalkar, hepinizi paramparça eder.” sözüyle de gösterdiği gibi, Türk milletinin ebedî diriliş gücüne inandı. O, “Son nefesimizi verinceye kadar çalışacağız.” diyerek yaşadı ve bu yolda gözlerini dünyaya Türk Birliği rüyasıyla kapattı.
Ruhu şad olsun, mekânı cennet olsun.
Türk milletinin Başbuğu’nu, 29. ölüm yıl dönümünde bir kez daha minnetle anıyoruz. “Büyük Türkiye” idealine giden yolda onun izinde yürümek, en büyük borcumuzdur.
Ne mutlu Türk’üm diyene!
Tanrı, rahmetini bol eylesin.
04 Nisan 2026
M. Hüseyin OĞUZ

