VEFATININ 51. YIL DÖNÜMÜNDE NEJDET SANÇAR
Bütün Türkler, bir ordu…
Türk Irkının Ateşten Doğmuş Kahramanı…
Türk milletinin yiğitlik destanlarında, bozkırların rüzgârı gibi esen bir isim vardır: Necdet Sançar…
O, Osmanlı’nın son nefeslerinde, 1 Mayıs 1910’da İstanbul’un kalabalık sokaklarında dünyaya gözlerini açan bir yiğit; Gümüşhane’nin Torul kazasından, Çiftçioğulları soyundan Deniz Güverte Binbaşısı Mehmet Nail Bey ile Trabzonlu Fatma Zehra Hanım’ın evladı. Kardeşi Hüseyin Nihal Atsız ile birlikte, Türkçülüğün bayrağını dalgalandıran iki ateş parçası gibi, tarih sahnesinde parladılar. Soyadlarının ayrılığı, 1934 Soyadı Kanunu’nun karmaşasında kaybolmuş bir tesadüf olsa da, ruhları aynı kutlu yolda birleşmişti. Necdet Sançar, Türk ırkının sağlığı için ömrünü feda eden bir kahraman; eğitimci, yazar, düşünür ve ebedi bir savaşçı.
Hayatı, Türk milletinin çetin mücadeleleriyle yoğrulmuştu. İlköğrenimini Kadıköy’de, ortaöğrenimini Vefa Sultanisi’nde, liseyi İstanbul Erkek Lisesi’nde tamamlayan Sançar, 1935’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin kapılarından mezun oldu. Askerliğini Çanakkale’de Topçu Asteğmeni olarak ifa etti, 1936’da terhis edildi. 1939’da Kimya öğretmeni Reşide Hanım ile nişanlandı, evlendi. Ama kaderi, sıradan bir hayat değil, destansı bir yol çizmişti. Sivas Öğretmen Okulu’na edebiyat öğretmeni olarak atandı, lakin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in karşılama törenine katılmadığı için görevden alındı ve Balıkesir Lisesi’ne sürüldü. Burada, Türkçülüğün ateşini yaktı; öğrencilerine Türklük sevgisini aşıladı. “Türk genci tepeden tırnağa kadar, Türklük ruhu ve şuuru ile dolmaya mecburdur. Ancak bu ruh ve şuurdur ki, Türk gencine, bu günün çetin dünyasında yapmak zorunda olduğu büyük mücadele, yenilmez bir güç sağlayabilir.” derdi sözlerinde, gençleri bozkurtlar gibi yetiştirmek için.
1944’te, Türkçülük-Turancılık davasının fırtınası koptu. Hüseyin Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan gibi Türkçü yiğitlerle birlikte tutuklandı. Tabutluk denen hücrelerde, işkencelere göğüs gerdi; 14 ay zindanlarda kaldı. Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandı, 14 aya mahkûm edildi. Ama Askeri Yargıtay kararı bozdu; o 14 ay, boşuna çekilmiş bir çileydi. Mahkeme huzurunda haykırdı: “Sizden adalet bekliyorum da demeyeceğim. Çünkü, bu mahkeme adil değilse, o zaman büsbütün mânâsızdır. En büyük mahkeme olan tarihin huzurunda alnı açık bir Türk oğlu olarak, hiç endişem yok.” Ve son cümlesinde, Türk milletinin ebedi parolası gibi yükseldi sesi: “Türk Irkı sağ olsun!” Bu söz, onun destanının nakaratıydı; kahpeliklere, felaketlere rağmen, “Türk’ü sevdim, seveceğim. Ama bunun sonunda ızdıraplar varmış, felaketler varmış, hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş. Hepsi kabul!”
Savaş sonrası, öğretmenliğe döndü; Edirne, Zonguldak, Ankara liselerinde, Polis Koleji’nde, Millî Kütüphane’de çalıştı. 1950’de mesleğine kavuştu, Gazi Lisesi’nde emekli oldu. Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği ve Türk Ocakları’nda görev aldı; Türkçüler Derneği’nin genel başkanlığını üstlendi. Ama hayatı, acılarla doluydu. 1960’ta, 16 yaşındaki tek oğlu Afşın’ı kaybetti; üzüntüden felç geçirdi, uzun tedavilerle kısmen iyileşti. Afşın için, 1962’de Yeni İstanbul gazetesinde “Türk Gençliği Nasıl Olmalıdır?” yarışması düzenledi; bu, gençleri Türklük yolunda motive eden bir miras oldu. Amcası Atsız, Afşın’a ağıt yaktı; Sançar ise acısını “Afşın’a Mektuplar” kitabına döktü. Bu kitap, bir babanın yürek yangınıydı; Türklük sevgisini, oğluna mektuplarla miras bırakıyordu.
Necdet Sançar’ın kalemi, Türk milletinin kılıcı gibi keskindi. Eserleri, Türkçülüğün manifestolarıydı:
- “Tarihte Türk-İtalyan Savaşları” (1942), Osmanlı’nın Akdeniz hâkimiyetini destansı bir üslupla anlatır;
- “Türklük Sevgisi” (1952), Türk soyunun üstünlüğünü haykırır: “Türkler için soy, önemli bir unsurdur. Çünkü Türk milleti, bugünkü bazı milletler gibi, çeşitli ırkların karışması ile meydana gelmiş değildir. Türk milleti, tek bir soyun eseridir. O soy da Türk soyudur.”
- “Irkımızın Kahramanları” (1965), Türk yiğitlerini ölümsüzleştirir;
- “İsmet İnönü ile Hesaplaşma” (1971), siyasi eleştirilerini korkusuzca sunar.
- “Türk, Moskof ve Komünist” (1959), komünizme karşı savaşır: “Komünist, keliminin mutlâk şekli ile bir Moskof kuludur.”
- “Gizli Komünist Belgeleri” (1966),
- “Kızıl Cennet Masalı” (1950),
- “Nazım Hikmet Masalı” (1975) gibi eserleri, düşman fikirleri ezer. “Türkçülük Üzerine Makaleler”de ise, “Mücadelemiz, Milliyetçilik yumruğunun, içteki ve dıştaki Türkçülük düşmanı kuvvetlerin kafalarında bir atom bombası gibi patladığı güne kadar devam edecektir.” diyerek, mücadele azmini aşılar.
Sözleri, Türk milletinin ruhunu yansıtır.
Din ve Türklük bağını şöyle anlatır: “Türkler için önemli bir unsur da dindir. Bugün Türklerin hepsi denecek kadar büyük çoğunluğu İslam dinindedir… Türkler, İslamiyet’i benimsemede, yaymada ve Hıristiyan dünyasına karşı korumadaki davranışlar ile adeta, milli bir din haline getirmişlerdir.”
Dilin önemini vurgular: “Dil çok ehemmiyetli bir konudur. Onu kaybetmek millet için ölümdür… İşte ‘Öz Türkçecilik!’, bu tuzağın adıdır.”
Türk birliğini haykırır: “Ulu Tanrı, Türkleri, bir bütün, bir millet olarak yaratmıştır. Bu bütün, yıllar var, parçalanmış bir haldedir. Türk, eğer Türk ise, bu Tanrı iradesini yeniden bir gerçek haline getirecektir.”
Ve büyük adamı tanımlar: “Büyük adam hususi hayatında da yüksek ve temiz olan adamdır. Bir takım meziyetleri bulunan bir rezil hiç bir zaman büyük değildir.”
Türk tarihinin gerilemesini eleştirirken, “İnsanlık tarihinin en üstün soyu ve milleti olan Türk’ler, yüzyıllarca cihan hakimiyetini ellerinde bulundurduktan sonra, yakın çağlarda gerilemiş, dağılmış ve güçsüz bir hale düşmüş bulunuyorlar,” der; ama umut verir: “Şu büyük gerçeği daima hatırlamalısınız: Türkçülük, Türklüğe karşı ve düşman yıkıcı ve zararlı fikir ve inançların hiç birisinde bulunmayan bir güce sahiptir. Bu güç Türkçülüğün bir ülkü oluşudur.”
Kurt ve Türk benzetmesiyle: “Sembol ile milletin birbirine en uygun düşeni, şüphesiz kurt ile Türk’tür. Çünkü kurt, hayvanlar dünyasının pençesi en sert olanı; Türk ise, insanlık âleminin yiğitlikte en önde bulunanıdır.”
Necdet Sançar, 22 Şubat 1975’te, daktilosunda “Tarihte Türk-İtalyan Savaşları”nın ikinci baskısı için bir sayfa takılı halde, kalp kriziyle Uçmağa vardı. Karacaahmet Mezarlığı’nda yatıyor; ama ruhu, Türk gençliğinde yaşıyor. O, bir destan kahramanıydı; tabutluklara, zindanlara, sürgünlere rağmen, “Yıllarca inandığımız, bugün inanmakta olduğumuz, yarında inanmakta devam edeceğimiz bu büyük ülkünün, en güzel parolası ‘Bütün Türkler bir ordu’ sözüdür.” diyerek mirasını bıraktı.
Türk ırkı sağ olsun; Necdet Sançar’ın TÜRKLÜK ateşi, ebediyen yanmaya devam etsin!
Tanrı, rahmetini bol eylesin.
22 Şubat 2026
M. Hüseyin OĞUZ

