VEFATININ 55. YIL DÖNÜMÜNDE FALİH RIFKI ATAY
Falih Rıfkı Atay: Tarihin Fırtınalarında Bir Kalem Kahramanı
Türk tarihinin en çetin fırtınalarında, imparatorlukların kanlı rüzgârlarında doğan ve kalemiyle yeni bir vatan destanı yazan adam: Falih Rıfkı Atay. O, sadece bir gazeteci, yazar ya da milletvekili değil; Osmanlı’nın son nefesini ciğerlerinde çeken, Kurtuluş Savaşı’nın ateşini yüreğinde taşıyan, Atatürk’ün devrimlerini kalemiyle ebedileştiren bir “kalem kahramanı” idi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ölümünde dediği gibi: “Kurtuluş ve devrim mücadelesi arkadaşım Falih Rıfkı, ölümüyle yalnız Dünya gazetesi için doldurulması güç bir boşluk bırakmayacak, aynı zamanda eşsiz bir kalem kahramanı olarak da bütün Türk basınında eksikliğini daima hissettirecektir.” İşte bu destansı kalem, hem kendi sözleriyle hem de tarih boyunca kendisine söylenen övgülerle Türk milletine miras bıraktı.
1894’te İstanbul’da doğan (26 Aralık 1893 ya da 25 Ocak 1894 olarak da kayıtlıdır) Falih Rıfkı, Mercan İdadisi’ni ve Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Cenap Şahabettin ve Ahmet Haşim’in etkisinde büyüyen genç bir kalem erbabıydı. Ama kader onu saray kalemlerinden savaş cephelerine savurdu. 1913’te memuriyete başladı, Talat Paşa’yla Bükreş’e gitti, Tanin’e röportajlar gönderdi. Birinci Dünya Savaşı’nda yedek subay olarak Suriye’ye, Cemal Paşa’nın yanına düştü. İşte orada, Zeytindağı’nda, bir imparatorluğun çöküşünü kendi gözleriyle gördü ve o çöküşü efsanevi bir destan gibi yazdı.
Zeytindağı: İmparatorluğun Çöküş Destanı
Zeytindağı (1932), Falih Rıfkı Atay’ın kaleminin en parlak zaferiydi. Kitapta, tren giderken Suriye ve Lübnan’ı “Sanki safra gibi boşaltıyoruz.” derken, yarın Anadolu köylerinde “Kudüs’süz, Şam’sız, Lübnan’sız, Beyrut’suz ve Halep’siz” kalacağımızı haykırır: “Öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.” Kumandanı Anadolu’yu gördükçe “Keşke vazifem buralarda olsaydı” diyordu; Falih Rıfkı da ekler: “Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi!”
Osmanlı’yı “Trakya’dan Erzurum’a doğru koca gövdesini yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal” diye resmeder. Kudüs’teki Ağlama Duvarı’nı anlatırken destansı bir vuruşla söyler: “Yüzlerce yıllık gözyaşı, bu ağlama duvarını bir santim aşındırmamıştır. Paranın ne büyük kuvvet olduğunu anlamak için ise… Balfur’un bir nutku, Davud’un bütün mezmurlarından daha tesirlidir.”
Bu satırlar, sadece anı değil; bir milletin uyanışının epik ilanıdır. Atatürk bile Zeytindağı’nı okuduktan sonra Falih Rıfkı’ya dönüp “Zeytindağı’n yok mu, bayılmışımdır, o eserdeki görüşlerine ve buluşlarına…” demişti. İşte bu övgü, onun kaleminin gücünü taçlandırıyordu.
Kurtuluş’un Ateşinde ve Atatürk’ün Yanında
1918’de Akşam gazetesini kurdu. Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen yazıları yüzünden Damat Ferit’in divan-ı harbine düştü, “behemehâl idam edilmek” ihtarıyla hapsedildi. İkinci İnönü Zaferi’yle kurtuldu. 1922’de Anadolu’ya geçti, Tetkik-i Mezalim Heyeti’nde Halide Edip ve Yakup Kadri’yle birlikte düşman yıkımlarını belgeledi. İzmir’in kurtuluşunda Atatürk’le tanıştı ve o andan itibaren Çankaya’nın en yakın tanığı oldu.
Çankaya (1968) ve Atatürk Ne İdi? eserlerinde Atatürk’ü efsanevî bir kahraman olarak resmeder: “Hiç birimiz olmasaydık, Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk gene başarırdı. Ama o olmasaydı hiç birimiz onun yaptığını yapamazdık.” Atatürk’ün yorulmaz çalışkanlığını anlatırken der ki: “Atatürk’ün bizi şaşırtan hassalarından biri de vücutça ve kafaca yorulmaksızın, dikkati hiç gevşemeksizin çalışma yeteneği idi.”
Atatürk’ün ölümünde (10 Kasım 1938) Ulus gazetesinde yazdığı o unutulmaz yas destanı hâlâ kulaklarda çınlar: “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği bize düştü.” Ve bir başka yerde haykırır: “Bırakınız, son damlasına kadar, gözyaşlarınızı onun yasında tüketiniz; Atatürk’ün ölümünü görmüş olanlar, bir daha kime ağlayacaksınız?”
Falih Rıfkı Atay’ın kalemi, sadece anı yazmadı; Türk milletine yol gösterdi. “Biz Türkler, Arap medresesinde eğitim görüyorduk; Japonlar da eğitimde, Çin medresesinin hükmü altında idi. Japonlar iki asır tarih dışı kaldı… Yeni Japonya, Batı baskısı altında uyandıktan sonra kırk yıl içinde Çin ve Rusya’yı yenerek büyük devletler arasına girmiştir.” derken, medeniyetin yolunu işaret eder: “Bir tek yürürlükte medeniyet vardır: Akıl hürriyeti üzerinde gelişen ve insan aklını her türlü baskıdan kurtaran Batı medeniyeti!”
Anadolu birliğini savunurken epik bir uyarıyla konuşur: “Anadolu’da bir tek milletin evlatları oturmaktadırlar. Kan birdir, ihtiyaç birdir, dava birdir, tarih birdir. Bu som birliğin herhangi bir köşesinde en küçük bir aksa ve gedik bırakmak cumhuriyet için affedilmez bir suç olur.”
Siyaset ve vatanseverlik üzerine: “Politikacılık kanserine tutulan Türk partilerinin bir büyük eksiği var: vatanseverlik! Vatanı her türlü hırsların üstünde tutmak!” Ve en vurucu sözlerinden biri: “Hayatınızı ana babanıza; hür, şanlı ve şerefli Türklüğünüzü Atatürk’e borçlusunuz.”
Mirası: Ebedi Kalem Kahramanı
1960’larda Dünya gazetesini kurdu, muhalefetini sürdürdü. 27 Mayıs’ı destekledi ama sonraları “Arap soluna sapmak” diye eleştirdi. 1971’de, ölümünden 15 gün önce bile gençlik hareketlerini “Banka soyguncusu hayduttan bir kahraman çıkardık” diye yerden yere vurdu. 20 Mart 1971’de İstanbul’da kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi. Cumhurbaşkanı ve Başbakan başsağlığı mesajı yayınladı, binlerce kişi cenazesine katıldı.
Falih Rıfkı Atay, otuz beş kitap, binlerce makale bıraktı: Ateş ve Güneş, Batış Yılları, Bayrak, Babanız Atatürk… Hepsi bir milletin uyanış destanı. Onun sözleri hâlâ yankılanır: “1917’de ihtiyardım, 1922’de ilk gençliğe kavuştum.” Çünkü o, çöküşten doğuşa tanıklık etti.
Tarih onu “kalem kahramanı” diye anıyor. Atatürk’ün “bayılmışımdır” dediği kalem, Yakup Kadri’nin “eşsiz” diye andığı yiğitlik, bizim için hâlâ bir pusula. Falih Rıfkı Atay, Türk milletine “hür, şanlı ve şerefli” olmayı öğretti. Onun gibi kalemler, milletler ölmez; destanlar yazılır, nesiller boyu okunur.
En mesut Türkler, onun gibi vatanseverlerin yaşadığı çağda doğmuş olanlardır. Geriye kalanlar, bu büyük yasın mirasını taşımakla yükümlüdür.
Falih Rıfkı Atay, yaşasın! Kalemiyle yazdığı destan, Türk milletinin ebedî mirası olsun.
Tanrı, rahmetini bol eylesin.
20 Mart 2026
M. Hüseyin OĞUZ




















