VEFATININ 77. YIL DÖNÜMÜNDE FAHREDDİN TÜRKKAN
Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa… Asırlardır susmayan bir kükreme!
Çölün kızgın kumları altında doğmuş bir efsane vardır ki, adı Türk Kaplanı‘dır; gerçek adı Ömer Fahreddin Türkkan, ama ruhu bir aslan, iradesi çelik, imanı dağlar gibidir!
1868’de Tuna’nın hırçın sularının kıyısında, Rusçuk’ta doğdu bu yiğit. 93 Harbi’nin acısıyla ailesi İstanbul’a göçtü. Harp Okulu’nu birincilikle bitirdi, kurmay yüzbaşı oldu. Balkan Savaşları’nda Çatalca’da düşmanı titretti, Edirne’nin geri alınışında kılıcı parladı. Ama asıl destanı, Birinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerinde yazıldı.
1916’da Hicaz’a, Medine’ye gönderildi. İngiliz altınlarıyla satın alınan Mekke Şerifi Hüseyin isyan bayrağını açtı. Dört bir yanda ihanet rüzgârları eserken, Fahreddin Paşa Peygamber şehrini teslim etmemek için yemin etti. “Medine Kalesi’nden Türk bayrağını ben kendi elimle indirmem! İndirecek başka kumandan gelsin!” diye haykırdı.
İki yıl, yedi ay sürdü o destansı müdafaa. 1916’dan 1919’a kadar…
Erzak bitti, su azaldı, demiryolu Lawrence’ın bedevileri tarafından kesildi. Mehmetçik çekirge yedi, susuzluktan dudakları çatladı, ama imanları sönmedi. Düşman on binlerle kuşattı şehri; İngilizler, Arap isyancılar, uçaklar, toplar… Ama o kaplan gibi kükredi! Askerleri açlıktan bayılırken bile Ravza-i Mutahhara’yı korudu. “Burası Peygamberimizin makamıdır, namahrem eli değemez!” dedi ve son kurşuna, son nefese kadar direndi.
İngilizler ona “The Tiger of the Desert” dedi, “Çöl Kaplanı“, “Türk Kaplanı”… Çünkü korktular ondan! Mondros Mütarekesi imzalanmış, Osmanlı teslim olmuş, İstanbul hükümeti “Çekil!” emri vermiş olsa da o kabul etmedi. En sonunda kendi subayları tarafından zorla teslim alındı. 10 Ocak 1919’da Medine düştü, ama ruhu asla düşmedi.
Esir alındı, Kahire’ye, sonra Malta’ya sürüldü. Nemrut Mustafa Divanı tarafından gıyaben idama mahkûm edildi. Ama 1921’de Ankara’nın gayretiyle kurtuldu, doğruca Mustafa Kemal Paşa’nın yanına koştu. Kurtuluş Savaşı’nda Güney Cephesi’nde görev aldı, Fransızlara karşı birliği sağladı. Sonra Kabil Büyükelçisi oldu; Türk-Afgan dostluğunu demir gibi pekiştirdi.
1936’da korgeneral rütbesiyle emekli oldu. 22 Kasım 1948’de, bir tren yolculuğunda Eskişehir yakınlarında ruhunu Rahman’a teslim etti. Vasiyeti üzerine Aşiyan’a, Boğaz’ın incisine defnedildi.
İşte, Türk Kaplanı budur: Ne açlık, ne ihanet, ne yedi düvel birleşmiş ordular onu dize getirebildi. Medine’yi savunurken Mehmetçiğin imanıyla, çölde kaplanın pençesiyle tarihe altın harflerle yazıldı adı.
O, Türk’ün şeref timsali, iman abidesi, çöldeki son Osmanlı kükreyişidir!
Şimdi Medine’nin en karanlık, en kutsal gecelerine gidelim birlikte.
Fahreddin Paşa’nın askerleriyle paylaştığı o anekdotlar, hâlâ çöldeki kum tanelerinin arasında fısıldanır. Her biri bir destan, her biri bir gözyaşı…
* Çekirge yeme fetvası
Erzak tamamen bitmişti. Asker açlıktan bayılıyordu. Paşa, ulemayı topladı:
“Çekirge helaldir, yenir!”
Alimler önce tereddüt etti. Paşa gözleri dolu dolu:
“Rasulullah’ın sünnetidir! O da çekirge yemiştir. Yenilecek!”
O günden sonra Mehmetçik avuç avuç çekirge topladı, kavurup yedi.
Bir erin günlüğünde yazar:
“Çekirgeyi yerken ‘Bismillah ya Rasulallah’ diyoruz… Tadı acı; ama, kalbimiz tatlı.”
* “Emanetleri Londra’ya mı göndereyim?” telgrafı
İngilizler ve Şerif Hüseyin teslim çağrısı yapıyor:
“Medine’deki mukaddes emanetleri (Hırka-i Saadet, Sancak-ı Şerif vs.) size emanet edelim, koruyun” dediler.
Fahreddin Paşa’nın cevabı tarihe geçti:
“Emanetleri size değil, ancak Londra’daki British Museum’a gönderirim!
Çünkü siz ancak orada sergilersiniz!”
* Ravza’da ağlayan paşa
Her gece yarısı sessizce Ravza’ya gider, saatlerce ağlarmış.
Bir subayı yakaladı bir gece:
“Paşam niye ağlıyorsunuz?”
Paşa hıçkırıklar içinde:
“Burası Peygamber’in evi… Biz O’nu koruyamıyoruz diye ağlıyorum.
O bizi koruyor, biz O’nu koruyamıyoruz…”
* “Bayrağı ancak cesedimin üzerinden indirirsiniz!”
Mondros’tan sonra İstanbul’dan emir üstüne emir: “Teslim ol!”
Paşa subaylarını topladı, gözleri kıpkırmızı:
“Bayrağı indirmek isteyen, önce beni vursun!
Ben ölürsem cesedimi bayrağa sarın, öyle indirin!”
* Son 800 erin yemini…
Asker 800 kişiye düşünce, Paşa onları Ravza’nın önüne dizdi:
“Kardeşlerim… Teslim olursak namusumuz gider.
Ölelim daha iyi. Kim razı?”
800 erin 800’ü de bir ağızdan:
“Ölürüz paşam! Ama teslim olmayız!”
* Lawrence’ın korkusu
Lawrence of Arabia hatıralarında yazar:
“Bu Türk paşadan korkuyorum. Çünkü o deli değil, âşık.
Âşıklar ölmez, öldürür…”
* “Hurma çekirdeği öğütüyorduk.”
Bir erin anısı:
“Son aylarda hurma çekirdeğini bile öğütüp ekmek yapıyorduk.
Paşa kendi payını bile vermişti bize.
Bir gün bir asker bayıldı. Paşa koşup sırtında taşıdı hastaneye.
‘Bu çocuk benim oğlum’ dedi, ağladı.”
* En acı anekdot: Zorla teslim
9 Ocak 1919 gecesi…
Kendi kurmay subayları (bazıları gözyaşları içinde) Paşa’yı silah zoruyla kelepçeleyip teslim aldılar.
Paşa bayrağın indirilişini izlerken gözlerinden yaş değil, kan damladığı rivayet edilir.
* “Medine’yi değil, beni esir aldınız…”
Malta sürgününde bile
Malta’da esir kampında İngiliz albay alay etti:
“Medine’yi niye bu kadar savundun?”
Paşa’nın cevabı:
“Orası benim sevgilimin eviydi.
Sevgilinin evini korumayan adama erkek denmez.”
Ölmeden önce torununa fısıldamış:
“Beni Boğaz’a gömün ki,
rüzgâr Medine’den esse, kokusunu duyayım…”
İşte böyle okuyucu..
Medine savunması sadece bir savaş değildi.
O, bir aşk hikâyesiydi.
Bir yiğidin, Peygamber’e, bayrağa, şerefe olan aşkı…
Ve o aşk, 106 yıl sonra bile içimizi yakıyor.
Rahmet olsun Çöl Kaplanı’na…
Rahmet olsun o 800 yiğide…
Ve rahmet olsun, o aşkı hâlâ taşıyan her Türk evladına.
Asla unutmayacağız.
Asla teslim olmayacağız.
Rahmetle, minnetle, gururla anıyoruz…
22 Kasım 2025
M. Hüseyin OĞUZ

