Açıklama: Yaren geleneğine katılım ve gözlem
Sadık SOFTA
Aşağı Ovacık ve Bozkır köyleri, bulundukları muhite göre en genç köylerdir. Bunların kuruluşları öyle asırlara dayanan bir tarihi dokuya dayanmaz. Kuruluşları yarım asrı biraz geçmiştir. Her ikisi de aynı dönem özelliklerini gösterirler. Birisi sıra sıra uzanan uzaktan da, yakından da bakılsa bozkırın ortasında yükselen çıplak ve kupkuru dağların hemen dibinde kurulmuş olan Aşağı Ovacık Köyü, diğeri Bozkır Dağları’nın üzerinde yerini almış olan Bozkır köyü. Biri diğerinin mahallesi gibi yakın. Birisi Acı Çayın bu tarafında, öteki aynı Acı Çay’ın öteki tarafında. Sanki aynı yazgıyı paylaşmışlar, aynı kader çizgisi üzerinde yürüyorlar.
“Bir Bozkır üçlemesinde insan;
Sıcak yakar, sineleri sarınarak.
Dere tepe yangın yeridir sanki,
Alev eser ağustos gecelerinde
Alev solur bozkırın insanı,
Sinesine alev sarınarak…”
Bozkır’da bu atmosfer bu sefer yoktu. Tam tersine bir durumla karşı karşıya idik. Yollar karla dolu idi. Kâinattan bembeyaz bir nur bürümüş gibi, beyaz bir örtü ile kaplanan arazide, beyaz bir serüveni yaşar gibi idik.
“Karşı dağlar beyazlanmış geceden;
Pek heybetli görünüyor yüceden;
Ak sarıklı, aksakallı kocadan,
Pek farkı kalmamış bizim dağların.
Güneş onda, bulut onda, ay onda;
Pek misafirperver, boran, kar onda;
Uluların ulvîliği var onda;
Başı hiç boş kalmaz bizim dağların.”
Nuri Erkenci bizim nazımızı yüksünmeden çekiyordu. Yine dudaklarından bal akıyor, yine o dudaklardan dökülen sözler zekâ pırıltılarını beklemediğimiz anda önümüze açıveriyordu. Dr. Ahmet Kıymaz, yine sakin ve yüzündeki gülümseme ile ağır başlı ve vakur bir şekilde yolculuğun, birlikteliğin güzelliğini sergiliyordu. Yaran ocaklarını ziyaret onu hep keyiflendirir diye düşünüyorum. Yine öyleydi.
“-Buraları bilir misin Sadık Bey?” diye sorduğunda “bildiğimi ve Bozkır Köyü’nden olduğumu” söylemiştim. Acı Çay’ı ortasına alan bu iki köyün çocukları birlikte bostan tarlalarında, sıcak bir dostluk ve arkadaşlık ile yoğrularak büyürler. Ama bu kadar her şeyiyle, hatta kaderiyle bile biri birine benzeyen bu iki köyün en bariz özelliği, giyim-kuşamında biri diğerine benzemeyişi hemen dikkat çeker. Konuşmaları da yine ona keza. Birbiri ile kucak kucağa yaşayan bu köyler, bu iki konuya gelindiğinde aynı zamanda sanki biri dünyanın bir ucunda, diğeri de diğer ucunda yaşıyorlarmış gibidir.
Dr. Ahmet Kıymaz, “Önce hangi köyden başlıyoruz dedi?” Hemen kolay bir çözüm bulduk. Aşağı Ovacık ilerde olduğu için önce oradan başlamakta karar kıldık. Doğruca Aşağı Ovacık Köyü’ne gittik.
Arabadan indiğimizde önce çocuklar yaklaştı yanımıza. Büyükler hemen o arada sarıverdi etrafımızı. Hararetle hoşça kabul ettiler. Bizler de onları hoşça bulmuştuk. Yüzler gülüyordu.
Yârenler daha başlamamıştı. Ahmet Bey’i pek çoğu tanıyorlardı. Yâren evinin hemen yanında bir yer gösterildi. Orada ayaküstü bir müddet sohbetler yapıldı ve sonra “Misafir kabulü başlıyor” dediklerinde bizler de geçtik sıramıza. Herkes biri birine saygı ile yol veriyorlar. Nihayet bizler de “Selamın Aleyküm Başağalar, Selamın Aleyküm Yâren ağalar” dedik ve o bildik adab üzere yerimizi aldık. Yerimizi almakla birlikte de bir sürpriz yaşadık. “Televizyon çekimleri var” dediler. Hakikaten de vardı. Kızılırmak İlçesi’nin genç kaymakamı ve eski tüfek Belediye Başkanı ile birer röportaj yaptılar. Sonra mikrofon Dr. Ahmet Kıymaz’a uzatıldı.
Yârenin tarihi seyrinden, bugüne geldiği yolu izlettirdi Dr. Kıymaz. Ecdadın insanlığa ve insana hizmet için, insanın yararına ve onuruna yakışan hal, hareket davranış kalıplarının günümüz insanına da çizdiği yolu gösterdi. Bence unutuldu sanılan dünün, bugünü nasıl mayalandırdığını ve nasıl yönlendirdiğini dile getirdi. Köksüz dal olmayacağını, dünkü köklü kökün bugüne nasıl bir filiz verdiğini dillendirdi. Dikkatler yoğunlaştı, yapılanların kıymeti dile geldi.
Yapraklı’da olduğu gibi, zaman yine durmak üzere idi ki, müsaade alındı. Misafire verilen değer ifadesi olarak Aşağı Ovacık Köyü Başağası da Çuhadaroğlu peşreviyle uğurladı. Karlı bir kış gününde sıcak bir dostluk ifadesiyle yolcu edildik.
“Bir Bozkır üçlemesinde insan;
Bakır tenli, yanık suratlıdır.
Yaz aylarında yanar bağrı,
Gayri yanan yiğit bağrıdır…”
Gittiğimiz yoldan geri dönerek Bozkır Köyü’ne yöneldik. Gecenin esrarlı havasına bir ayrı çeşni katan kar, her tarafı sarmış, uzak yakın geceye hükmetmeye çalışan sokak lambaları bir başka âlemde imişiz gibi bir hava veriyordu. Biraz sonra meşhur acısu kavunlarının içinde büyüdüğüm “Sulu”dan geçerken yolun güney kesiminde Bozkır Dağları’nın eteklerinde sıralanmış, nadir olarak bulunan bağların yanından geçiyorduk. İçimde bir burukluk hâsıl oldu. İçinde kaybolduğum o “bağ devekleri” yok olmuştu. Tarla yapılmış olmalı. Sonra yine aynı bir heyecanla “İbişin Suyu”nu de geçtik. O eski, kutu gibi, benim çok sevdiğim “mahzen”in yerini dozerle kazımışlar. Pek seçemedim ama galiba birkaç metre yukarısına yeni bir mahzen yapmışlardı.
Yolumuz kıvrılarak, rampaları bir bir aşarak Bozkır Köyü’ne girdik. Geçerken gördüğümüz ve yerini tespit ettiğimiz yâren evinin önünde durduk. Eski okuldan eser kalmamış ve şimdi de yapılan değişiklikten sonra yeni yâren evi olarak hizmet vermeye başlamıştı. Bu bina o kadar hayırlı bir yere kurulmuş ki, eskiden yaygın eğitim hizmeti verirken şimdi örgün eğitimin hizmetinde, içerden gelen müziğin de albenisiyle bizi kendisine çekiyordu. Sadece bizi mi? Sıra sıra dizilmiş çocukları da. Ben de bu köyde, düğün evlerinin kapsında, şenlikler yapılırken kapı önlerinde çok beklemiştim. Bozkır Köyü, şanslı bir binaya kavuşmuş. Yâren evinin oyunları için hazırlanacağı ve hatta makyajların bile yatılacağı ayrı odaları bile var. Dış kapıdan girişimizle birlikte oyuna hazırlanan gençlerin telaşları ve burada değişik bir yapı ile karşılaşabileceğimizi Sayın Ahmet Kıymaz ve Sayın Nuri Erkenci de anlamışlardı.
Bekletilmeden yâren ocağına alındık. O hiçte yabancısı olmadığımız güzel karşılaşma ile bizleri burada da bağırlarına bastılar. Uzun süredir gitmediğim köyümün pek çok delikanlıları da beni tanımadı. Bazılarını simaları kendilerini ele veriyordu. Ama bazılarında galiba baltayı taşa vurdum. Bir şeyin de farkına vardım ki, uzun süredir gitmediğim bu köy artık benim değildi. “-Gözden uzak olmuştuk ya, gönülden de uzaktık.” Çocukluğumda hiç ayrılmadığımız ve çok sevdiğim Kemal bile bana gizli gizli ve çekinerek bakıyor, ben ona bakacak olsam gözlerini kaçırıyordu. Yalnız yine yediğimiz ekmek ayrı gitmeyen çocukluk arkadaşım, köy muhtarı Mustafa Çağlar, orta oyununda bir ara benimle göz göze gelince, oyun salonunun diğer ucuna kadar gittiği halde benden gözlerini ayırmadan baktı. Bende aynı şekilde tabi. Zaten benim köye geleceğimden hiç birinin haberi yoktu. Çünkü, değerli dostum ve arkadaşım Mustafa Ateş, Dr. Ahmet Kıymaz Bey’i davet etmiş, kendi deyimiyle “nasıl olduysa bilmeden” beni unutmuştu.
“Bir Bozkır üçlemesinde insan;
Suya hasret, toprağa hasret;
Güneşin kutsiyeti tütsülenir;
Gecenin göğsünde ay gezinir;
Yıldızlarla birleştirir bahtını,
Bozkır’ın ortasında yiğit gerinir.”
Bizim yârene vasıl olmamızla birlikte Büyük Başağa Duran Hıdır’ın ve Küçük Başağa Mustafa Ateş’in gözlerinin içi gülmeye başlamıştı. Sayın Kıymaz’la yan yana gelen Başağa sohbetin de en koyusuna başladılar. Hem öyle ki, köye girdiğimizde: “arkadaşlar 45 dakika ya da bir saat de buraya ayıralım; daha merkez yâren ocağına da çıkışacağız. Beni saat bakımından da uyarın ve zamanında kalkalım” diyen Sayın Kıymaz, zamanı alabildiğine uzatarak galiba bana da biraz değil iyice torpil geçmiş oldu. Teşekkürler Sayın Kıymaz.
Bozkır’da da doyasıya bir yâren ocağında bulunduk. Orta oyunları bakımından belki de muhitin en zengin yerlerinden birisi. Hem oyunlarda ve makyajlarında da modern dünyanın nimetlerinden yararlanıyorlar. Müthiş tiplemeler yapmışlar. Oyunda görev alanlar o kadar profesyonelce rolleriyle örtüşmüşler ki, insan kendisini bir köy yerinde değil de sanki sinema setinde zanneder. Bunları söylerken de gerçekten abarttığımı zannetmiyorum.
Başağa’nın ve Küçük Başağa’nın karşılıklı anlaşmalarından sonra yine söz sırası Sayın Kıymaz’a geldi. Küçük Başağa Mustafa Ateş, “Sayın Kıymaz! Senin yâren hakkında kitabın var. Bu konuya da çok vakıf olduğunu biliyoruz. Köy köy, ilçe ilçe gezerek bütün yâren ocaklarını da dolaşıyorsun. Bu konuda bize mutlaka söyleyeceklerin vardır.” Diyerek arzularını dile getirdiler.
Dr. Ahmet Kıymaz yaptığı konuşmada, özetle; “Değerli arkadaşlarım, sakın yaptığınız işi küçümsemeyin. Bu ocaklarda yetişen pırıl pırıl gençlerin ne kadar temiz kalpli oldukların ve ne kadar yardımsever yiğitler olduklarını görüyoruz ve biliyoruz. Dünkü bu ocakları yakanlar dünyaya örnek bir insanlık bakış açısı getirmişler ve bunu sizlere miras olarak bırakmışlar. Sizler de yarınki nesle bırakacaksınız. Hem bu dünyanızı ve hem de öbür dünyanızı insanlığa sunduğunuz ışıkla aydınlatacaksınız. Benim sizden ricam, bir kardeşiniz olarak, yaptığınız işin kıymetini bilin. Şu yaptığınız oyunların bile bir seviyesi, bir güzelliği var. Bu güzellik ve kültür dünya üzerinde her toplumda yoktur. Sizler insani değerlerin hamurunu yoğurarak kültürümüze güzellikler sunuyorsunuz. Hepinize teşekkür ederim.” dedi.
Yine gönüllerimizde bir burukluk, yine bir gördüğümüz ve yaşadığımız güzelliklerin dimağlarımıza verdiği tat ve hazla dönüş yolunu tuttuk. Ama bu sefer, ocaktan dışarı fırlayan Başağa, Küçük Başağa ve bazı yaranların sıcak, gönülden akıp gelen güzel dilekleri ile uğurlandık. Teşekkürler yaranlar, sizlerle gurur duyduk.
“Bir ömre sığdırıp neşeyi gamı,
Gülücükler sıra sıra dizilir.
Bir ömre sığdırıp tümü tamamı,
Yarınları yara yara dizilir.
An vardır eşittir bütün zamana,
An vardır kaybolur zamandan yana,
An vardır arkadaş şaha sultana,
Yiğitlere nâra nâra dizilir…”
Sadık Softa





