SAVAŞIN GÖLGESİNDE TEOLOJİYE KURBAN EDİLEN KIZ ÇOCUKLARI VE KADINLAR ÜZERİNDEN 8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ DEĞERLENDİRMESİ VE MİLLİ ÇÖZÜM NOTLARI
Özellikle bugün, son olarak yaşadığımız zaman dilimindeki olaylar üzerinden; Birleşmiş Milletlerin Dünya Kadınlar günü olarak ilan ettiği gün kutlamalara bir de bu açıdan okumanız için ayrıntılı bir değerlendirme yazısını kaleme almak istedim. Dünyada özellikle Ortadoğu’da akan masum kan ve gözyaşının merkezinde neden kadınlar, kız çocukları ön planda tutulup, hangi amaç uğruna kurban edilip sonrasında tersine algı operasyonları ile şeytani emelleri doğrultusunda kullanışlı aparatlar haline dönüştüğünü gelecek nesillerimizin güvenliği açısından çok net anlamamız ve buna göre önlem almamız gerekmektedir.
Evet genel tabloyu değerlendirecek dünyayı bu noktaya taşıyan zihniyeti daha iyi analiz edecek olursak; ABD-İsrail/İran savaşını daha derinde, daha karanlık ve daha tehlikeli bir düzlemde, semboller, kehanetler, dinsel çağrılar, medya imgeleri ve kitlesel algı operasyonları üzerinden ilerliyor. ABD-İsrail ekseninin İran’a yönelik saldırgan çizgisi de bu yüzden yalnızca klasik jeopolitik hesaplarla okunamaz. Burada askeri hedeflerle dinsel meşrulaştırma, stratejik planlamayla kıyametçi anlatılar, propaganda ile kutsallık iddiası iç içe geçirilmiş durumda. Ortaya çıkan tablo, modern çağın teknolojiyle donatılmış ama zihniyet olarak en ilkel çağrışımlara yaslanan bir savaş biçimini gösteriyor: Kendini ahlaki üstünlükle pazarlayan, fakat yıkımı ve ölümü bir tür tarihsel görev gibi sunan bir zihniyet.
Bu zihniyetin en çarpıcı tarafı, şiddeti yalnızca meşru göstermekle kalmaması; onu kutsallaştırmasıdır. Savaşın dili artık sadece “ulusal güvenlik”, “önleyici müdahale”, “savunma hakkı” gibi seküler kavramlarla kurulmaz hale geldi. Bunun yerine, özellikle Amerikan evangelist çevrelerinde sıkça rastlanan biçimde, tarih adeta ilahi bir senaryo gibi okunuyor. Devlet liderleri sıradan politik figürler olmaktan çıkarılıp bir “misyonun taşıyıcısı” gibi sunuluyor. Askeri operasyonlar yalnızca taktik hamle değil, sanki bir kehanetin merhalesiymiş gibi pazarlanıyor. Böyle bir atmosferde savaş, siyasi bir tercih olmaktan çıkıp metafizik bir göreve dönüştürülüyor. Asıl tehlike de burada başlıyor. Çünkü bir savaş, çıkar için başlatıldığında en azından çıkar değişince durdurulabilir; ama kutsal bir görev gibi sunulduğunda, ona itiraz etmek neredeyse dine, tanrıya, tarihe ya da kurtuluşa itiraz etmek gibi gösterilir.
İran’a yönelik saldırılar etrafında kurulan söylem tam da böyle bir çerçeveye yaslanıyor. Bir yanda İran rejiminin otoriterliği, baskıcılığı, mezhepçi sertliği ve bölgeyi istikrarsızlaştıran politikaları eleştiri konusu yapılırken, öte yanda ona saldıran aktörlerin çok daha yıkıcı, çok daha organize ve çok daha küresel ölçekte işleyen bir akla sahip olduğu gerçeği gözden kaçırılıyor. Sanki dünyada yalnızca iki seçenek varmış gibi bir denklem kuruluyor: Ya İran rejiminin yanında olacaksın ya da onu bombalayanların yanında. Oysa ahlaki düşünce böyle işlemez. Bir zulme karşı çıkmak, başka bir zulmü meşrulaştırmak anlamına gelmez. İran’daki baskıcı düzeni eleştirmek başka şeydir; yüzlerce çocuğun, özellikle kız çocuklarının öldüğü okul bombalamalarını soğukkanlı biçimde strateji kalemine yazan bir savaş aklını aklamak bambaşka bir şeydir.
Bu tür saldırıların ardından ortaya çıkan görüntüler ve söylemler, savaşın salt askeri değil, aynı zamanda psikolojik ve teolojik bir sahneye dönüştüğünü gösteriyor. Bombaların düştüğü, çocukların öldüğü, okulların vurulduğu bir atmosferde, dünyanın en güçlü siyasi figürlerinden bazılarının çevresinde dua seremonileri düzenlenmesi, ilahi koruma çağrıları yapılması, operasyonların sanki göksel bir izinle yürütüldüğü izleniminin verilmesi, yalnızca politik bir gösteri değildir. Bu, ölüm ile kutsallığın yan yana getirilmesidir. Yüzlerce sivilin can verdiği bir süreçte, savaş karar vericilerinin dini ritüellerle çevrelenmesi, modern dünyanın en ağır ahlaki çöküşlerinden biridir. Çünkü burada din, insanı zulümden koruyan bir vicdan dili olmaktan çıkarılıp, zulmün etrafına örülen törensel bir perdeye dönüştürülmektedir.
Evangelist çevrelerin siyasetteki etkisi yıllardır biliniyor. Ancak bu etki, çoğu zaman yüzeysel biçimde “muhafazakâr seçmen desteği” diye açıklanıyor. Oysa mesele çok daha derin. Özellikle belirli evangelist yorumlarda Ortadoğu, yalnızca bir coğrafya değil; kıyamet öncesi hadiselerin sahneleneceği kutsal bir satranç tahtası olarak görülüyor. İsrail devleti bu tahayyülde sıradan bir ulus-devlet değil, eskatolojik bir merkeze dönüşüyor. Kudüs, Mescid-i Aksa, Tapınak Dağı, üçüncü tapınak, Mesih’in gelişi gibi kavramlar yalnızca dini semboller değil; aynı zamanda politik mobilizasyon araçları haline geliyor. Böylece bölgedeki her savaş, her yıkım, her provokasyon, yalnızca jeostratejik değil aynı zamanda kehanet diliyle okunuyor. Sonuçta insan hayatı, bir senaryonun malzemesine çevriliyor.
Bu düşünce biçimi son derece tehlikelidir. Çünkü orada ölen çocuk, bombalanan okul, parçalanan şehir, göç etmek zorunda kalan aile, artık kendi başına bir hakikat değildir. Hepsi, daha büyük bir “planın” ara evreleri gibi görülür. Bu tür zihniyetler için masumun ölümü bir felaket değil, tarihin zorunlu maliyeti haline gelir. Hatta daha da korkuncu, bazı çevreler için kaosun büyümesi, kehanetin ilerlemesi anlamına gelir. Yani barış istenmez; çünkü barış, senaryoyu geciktirir. Gerilim teşvik edilir; çünkü gerilim, beklenen sona biraz daha yaklaştırır.
Bu noktada savaşın en kirli yüzlerinden biri ortaya çıkar: Kadınların ve çocukların sembolik araçlara dönüştürülmesi. Bir tarafta savaşın gerçek kurbanları olan kadınlar ve kız çocukları vardır; diğer tarafta ise onların acısını propaganda malzemesine dönüştüren küresel anlatı mekanizmaları. Bu durum yalnızca savaşın değil, modern propaganda çağının da bir sonucudur. Kadın figürü bir yandan kurban olarak gösterilir, öte yandan ideolojik mobilizasyon için kullanılır.
Bu sapkın inanışların davranışları olarak kadının neden güçlendirilerek yalnız bırakıldığının dengenin neden bozulduğunun hedefin neden hep masumlar kadınlar ve çocuklar üzerine olduğunu bu bakış açısıyla daha iyi anladığınızı umuyorum.
Birleşmiş milletlerin kadınlara yapılan zulmü örtbas ederek manüpülasyon aracına çevirmesi işte tamda bu niyetlerle ortaya çıkmıştır.
Buradan 8 Mart’a ve bu yapının bileşkelerinden Birleşmiş Milletler ekseninde kurulan uluslararası kadın söylemine gelmek gerekir. Çünkü mesele sadece sahadaki savaşı değil, kavramların savaşını da içermektedir. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, tarihsel olarak emek, eşitlik, hak ve dayanışma çağrışımlarıyla anılsa da, bugün küresel sistem içinde bu günün ve onun etrafında kurulan söylemlerin nasıl yeniden paketlendiği, hangi jeopolitik ve kültürel amaçlar için araçsallaştırıldığı ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Bir yandan kadın hakları, özgürlük, eşitlik ve temsil dili yüceltilirken; diğer yandan aynı söylemi en yüksek perdeden kullanan uluslararası aktörlerin, savaş bölgelerinde ölen kadınlar ve kız çocukları söz konusu olduğunda aynı ilkesel tutarlılığı göstermedikleri düşüncesi yaygınlaşmaktadır. Böyle olunca, hak söyleminin insani içeriği ile güç siyaseti arasındaki gerilim daha görünür hale gelir.
Bu noktada, Birleşmiş Milletler’in 8 Mart’ı ilan etme biçiminin ve bu günün sonraki dönemlerde küresel ölçekte pazarlanmasının, bazı eleştirel okumalarda salt bir insan hakları kazanımı olarak değil, aynı zamanda ideolojik yönlendirme alanı olarak görülmesi tesadüf değildir. Amerika güdümündeki Birleşmiş Milletler’in, 1857’de fabrikada yanarak ölen Amerikalı işçi kadınların anısından devralınan tarihsel mirası, süslenip püslenerek tüm dünyaya ideolojik bir silah gibi pazarladığı yönündeki görüşler, bu eleştirel damarın bir parçasıdır. Bu bakışa göre 8 Mart, emekten çok daha fazlasını ifade eden, zamanla küresel sistemin hedef ülkelerde yumuşak güç stratejisine eklemlenen, toplumsal dokulara masum semboller üzerinden sızan bir araç haline getirilmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken incelik şudur: kadınların hak mücadelesi ile bu mücadelenin küresel güçler tarafından araçsallaştırılması aynı şey değildir. Kadının emeği, onuru, güvenliği, şiddetten korunması, eğitim ve temsilde güçlenmesi kuşkusuz hayati önemdedir. Ancak bir hak mücadelesi, uluslararası finansman, medya yönlendirmesi ve ideolojik mühendislik yoluyla toplumun iç fay hatlarını derinleştirecek biçimde kullanıldığında, o mücadele toplumun geniş kesimlerinde şüpheyle karşılanmaya başlar. O zaman hak dili, güven dili olmaktan çıkar; kutuplaşmanın dili haline gelir. Bu da en büyük zararı bizzat kadınlara verir. Çünkü kadın hakları, hakikaten korunması gereken kadınların hayatını iyileştiren sahici bir adalet zemini olmaktan çıkıp, toplumun kimlik savaşlarında kullanılan bir bayrağa dönüştürülür.
Küresel modernleşme süreçleri, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde insanlık tarihinin en derin toplumsal sarsıntılarından birini üretmiştir. Bu dönüşüm yalnızca ekonomiyi, üretim modellerini, dijital teknolojileri veya iletişim ağlarını değiştirmemiştir; toplumun en temel kurucu birimi olan aileyi, kadın ve erkek arasındaki ontolojik ilişkiyi, nesiller arası aktarımı, mahremiyet anlayışını, sadakat biçimlerini ve toplumsal aidiyeti de sarsmıştır. Bugün cinsiyetler arası iletişim, dijital bağımlılıkların, ideolojik kutuplaşmaların, kültürel yabancılaşmanın, neoliberal bireyciliğin ve medya eliyle sürekli pompalanan karşıtlıkların kıskacında ağır bir kopuş evresine girmiştir. Bu kopuş, basit bir anlaşmazlık değil; birbirine tahammül eşiği düşmüş, birbirinin yükünü taşımak istemeyen, aynı çatı altında ortak hayat kurma fikrine mesafeli, ortak fedakârlık kültürünü kaybetmiş bir toplumsal çözülmenin işaretidir.
Günümüzde birçok toplumda kadın ve erkek, birbirini tamamlayan iki asli unsur olarak değil; birbirine karşı tetikte durması gereken iki rakip blok gibi sunulmaktadır. Medya dili, sosyal medya dili, hukuk tartışmaları, popüler kültür, diziler, dijital platformlar ve ideolojik kampanyalar, cinsiyetler arası gerilimi çoğu zaman azaltmak yerine keskinleştirmektedir. Kadın ya sürekli mağdur ve öfkeli bir kimliğe, erkek ise sürekli potansiyel fail ya da işe yaramaz –prenses erkek– figüre indirgenmektedir. Böylece aradaki insani alan yok olmakta, birlikte yaşama kültürü aşınmakta, aile ortaklığı yerine kimlik rekabeti geçmektedir. Oysa toplum dediğimiz şey, savaşan kimliklerin toplamı değil; birbirini dengeleyen, sınırlayan, besleyen ve ortak gelecek kuran farklı rollere sahip insanların müşterek hayatıdır.
Bu bağlamda hukuki düzenlemeler ve bu düzenlemelerin toplumsal algıdaki yansımaları da yoğun biçimde tartışılmaktadır. Kadını koruma amacıyla ortaya çıkan kimi metinlerin, toplumun bazı kesimlerinde aileyi zayıflattığı, kadın ile erkek arasındaki güveni daha da sarstığı ve koruma amacının ötesinde bir toplumsal mesafe ürettiği düşünülmektedir. İstanbul Sözleşmesi gibi metinler bu yüzden sadece hukuki değil, aynı zamanda sembolik ve kültürel tartışmaların merkezinde yer almıştır. Bir kesim bunları hayati koruma mekanizmaları olarak görürken, bir başka kesim bunları toplum dokusuna dışarıdan taşınmış, aile yapısını sarsan ve cinsiyetler arası ilişkiyi hukuki şüphe rejimine dönüştüren metinler olarak okumaktadır. Burada önemli olan, sloganlarla değil; somut toplumsal sonuçlarla düşünmektir. Ne kadınların uğradığı şiddeti küçümseyen bir körlük kabul edilebilir ne de kadın-erkek dengesini onaracak sahici toplumsal çözümler yerine ithal kavramlarla yürütülen sert kutuplaşmalarla yetinilebilir.
Kadınların maruz kaldığı baskılar ile erkeklerin sorumsuzlukları, toplumun iki ucunda birbirini besleyen krizler yaratmaktadır. Bir tarafta şiddet, ihmal, terk ediş, ekonomik yükün paylaşılmaması ve sorumluluktan kaçış vardır; diğer tarafta sürekli kuşkuyla bakılan, suçluluk varsayımı altında yaşamaya itilen ve aile kurma iradesini zayıflatan toplumsal iklim vardır. Bu çift yönlü kriz, iletişim kanallarını kapatmaktadır. Sperm bankalarına ilginin artması gibi olguların dahi, biyolojik devamlılığın sosyal ortaklıktan koparılıp bireysel bir işlem gibi düşünülmesinin işareti sayılması bundandır. Geleneksel aile yapısının sarsılması sadece duygusal bir kayıp değil; aynı zamanda demografik, sosyolojik, psikolojik ve hatta stratejik bir krizdir. Çünkü aile zayıfladığında sadece hane küçülmez; milletin hafızası, karakter üretme kapasitesi, dayanışma refleksi ve geleceğe güven duygusu da zayıflar.
Tam da burada, millet olarak Türk tarihine ve Türk toplumunun kendi medeniyet kodlarına dönmek zorundayız. Çünkü bugünün krizine verilecek cevap, ne kör taklitçilikte ne de romantik nostaljide bulunabilir. Çözüm, kendi tarihimizin derinliklerinden süzülen hakikatleri bugünün şartlarında yeniden anlamlandırabilmektedir. Ziya Gökalp’in kavramsallaştırdığı Türk ailesi modeli, kadının sadece ev içi bir figür değil; aynı zamanda sosyopolitik aktör ve medeniyet kurucusu olduğunu hatırlatır. Türk tarihinin farklı evrelerinde kadın, yalnızca biyolojik annelik rolüyle değil; devlet aklında, toplumsal örgütlenmede, ekonomik hayatta, eğitimde, dayanışma ağlarında ve hatta savaşta belirleyici rol üstlenmiştir. Göktürk ve Uygur dönemlerinde “Hatun” unvanıyla devlet yönetiminde etkili olan kadınlar, Bacıyan-ı Rum gibi oluşumlarla toplumsal ve ekonomik kalkınmaya katkı sağlayan kadın birlikleri, Kurtuluş Savaşı’nın ön saflarında yer alan Kara Fatma, Şerife Bacı, Gördesli Makbule gibi isimler, bu tarihsel hafızanın parçalarıdır.
Atatürk’ün “Dünyada her şey kadının eseridir” sözü, bu bağlamda sadece sembolik bir övgü değil, toplumsal gerçekliğe işaret eden tarihsel bir tespittir. Mustafa Kemal Atatürk’ün kadına seçme ve seçilme hakkını birçok Batı ülkesinden önce tanıması da, yalnızca modernleşme hamlesi değil; Türk kadınının tarihsel olarak sahip olduğu onurlu ve etkin konumun siyasal alanda yeniden tescil edilmesidir. Kadının toplumsal varlığı ne yalnızca eve kapatılabilir ne de küresel ideolojik projelerin vitrin nesnesi haline getirilebilir. Türk kadını, ne köle ne de kendi tarihine yabancılaştırılmış soyut birey olarak tanımlanmalıdır. O, toplumun mihenk taşı, eğitimin ve şefkatin kaynağı, aynı zamanda özgür ve şerefli bir milletin kurucu unsurlarından biridir.
Bugün ise uzun zamandır bu bilinç aşındırılmakta, kadın ve erkek arasındaki denge bozularak toplumun bütünlüğü zayıflatılmak istenmektedir. Medya ve uluslararası fonlarla desteklenen ikiyüzlü aynı yapıların, kadın hakları söylemi etrafında kadını güçlendirmekten çok hedef haline getiren, aileyi rakiplik sahasına çeviren, toplumsal huzuru değil kimlik savaşlarını büyüten projelere alan açtığı yönünde ciddi bir toplumsal kanaat oluşmuştur. Dizilerde, televizyon programlarında, sosyal medyada ve dijital içeriklerde kadın ya yalnızca arzu nesnesi gibi sunulmakta ya da ailesine, geleneğine, ortaklığa ve dayanışmaya düşman bireysellik figürüne dönüştürülmektedir. Erkek ise ya kaba güç, ya aptal figür, ya sorumsuz kaçak, ya da sürekli denetlenmesi gereken potansiyel tehdit gibi işlenmektedir. Böylesi bir kültürel bombardıman, kadınla erkeği birbirine düşman ederken; küresel sistemin istediği atomize birey tipini üretmektedir: köksüz, yalnız, kırılgan, bağımlı ve kolay yönlendirilebilir birey.
İşte burada 8 Mart’ın sembolik anlamı üzerinde yeniden durmak gerekir. Çünkü 8 Mart, eğer sahici biçimde emek, adalet, kadın onuru ve toplumsal denge için anılacaksa; önce kadınların gerçekten ne yaşadığına, nerede öldüğüne, nasıl sömürüldüğüne, hangi savaşların en ağır yükünü taşıdığına bakmak gerekir. Eğer Ortadoğu’da, Afrika’da, Asya’da, savaş bölgelerinde kadınlar ve kız çocukları ölümün, yoksulluğun, göçün, istismarın ve travmanın merkezinde yer alıyorsa; o zaman 8 Mart’ın makyajlı küresel kampanya diliyle değil, gerçek acının ve gerçek adalet talebinin diliyle konuşulması gerekir. Kadını koruma iddiası, savaş çıkaran bloklarla fotoğraf vermekle; kadın özgürlüğü, medyada tüketilebilir kimlik paketleri üretmekle; kadın dayanışması da sahadaki kadınların feryadını görünmez kılarken metropollerde slogan üretmekle sağlanamaz.
Bu nedenle, kadın meselesini ya bütünüyle küresel fonlu bir ajandanın parçası gibi görüp tüm kadın taleplerini yok saymak da yanlıştır; kadının yaşadığı sahici sorunları kullanarak toplumun temel yapısını çökerten mühendisliklere göz yummak da yanlıştır. İhtiyaç duyduğumuz şey, ne inkârcı refleks ne de teslimiyetçi taklittir. İhtiyaç duyduğumuz şey, kendi medeniyet kodlarımızdan, kendi tarihsel tecrübemizden, kendi ahlaki omurgamızdan beslenen, kadının onurunu koruyan, erkeği sorumluluğa çağıran, aileyi güçlendiren, nesli savunan ve toplumsal barışı yeniden kuran bir yaklaşımın inşasıdır.
Sorunların çözümü ne sadece yasalarla ne de yalnızca teknolojik kısıtlamalarla mümkündür. Gerçek çözüm, kadının kadim erdemli duruşuyla ve erkeğin sorumluluk eksenli toparlanışıyla başlayacak toplumsal restorasyondadır. Ancak bu restorasyon pasif bir temenniyle kurulamaz. Bu noktada artık daha açık konuşmak gerekir: Türkiye ve benzeri toplumlar, uçurumun kenarından dönüş eşiğindedir. Kimlik savaşları, cinsiyet savaşları, mezhep ve etnisite üzerinden derinleştirilen kutuplaşmalar, dijital yabancılaşma, aile kurumunun çözülmesi, gençliğin yalnızlaşması ile inanç arayışları, doğurganlığın düşmesi, ortak dilin zehirlenmesi ve toplumsal güvenin aşınması, bizi sadece kültürel değil stratejik bir kırılmaya doğru sürüklemektedir. Bu gidiş, kendiliğinden düzelmeyecektir. Çünkü karşımızda sadece spontane bozulma yok; aynı zamanda uzun vadede planlanmış organize, yönlendirilmiş bozulma vardır. Yalnızca sosyal çözülme yok; aynı zamanda organize çözme iradesi vardır. O halde çözüm, bilinçli, planlı, uzun vadeli ve milli olmak zorundadır.
Burada “milli toplumsal mühendislik” kavramını doğru anlaşılması gereken bir çerçeve olarak ele almak gerekir. Çünkü küresel sistem zaten yıllardır kendi toplumsal mühendisliğini yapmaktadır. Medya üzerinden, hukuk üzerinden, finansman üzerinden, dijital platformlar üzerinden, eğitim müfredatları ve kültürel içerikler üzerinden toplumların sinir uçlarına dokunmakta, kimlikleri yeniden kodlamakta, aileyi zayıflatmakta, kadın-erkek ilişkisini rekabet alanına çevirmekte ve nesilleri köklerinden uzaklaştırmaktadır. Eğer bir toplum buna karşı kendi koruyucu aklını, kendi restorasyon programını, kendi ahlaki ve kültürel savunma hattını kurmazsa, farkına varmadan başka merkezlerin mühendisliğine tabi olur. Bu nedenle bizim ihtiyacımız olan, insanı ezmeyen ama toplumu koruyan; kadını araçsallaştırmayan ama onu merkezî kurucu özne olarak gören; aileyi baskı alanı değil medeniyet ocağı sayan; bireyi yok etmeyen ama bireyciliğin toplumu dağıtmasına izin vermeyen bir milli toplumsal inşa programıdır.
Bu programın ilk adımı, iletişimde şeffaflık ve saygının yeniden kurulmasıdır. Kadınlar ve erkekler birbirlerini birer tehdit, rakip ya da mahkeme dosyası potansiyeli olarak görmemelidir. Birbirini tamamlayan, birbirinin yükünü paylaşan, birbirini terbiye eden ve birlikte hayat kuran varlıklar olarak yeniden görmelidir. Şantaj dilinin, aşağılama kültürünün, linç psikolojisinin, dijital ifşacılığın ve karşılıklı nefret üretiminin yerini açık iletişim, karşılıklı fedakârlık, mahremiyet bilinci ve onur eksenli ilişki ahlakı almalıdır. Kadına saygı ile erkeğe güvenin aynı anda yeniden üretilmediği hiçbir toplum ayağa kalkamaz. Biri olmadan diğeri kurulamaz. Kadını sürekli yalnızlaştırarak güçlendiremezsiniz; erkeği sürekli şeytanlaştırarak sorumluluğa çağıramazsınız. Toplum, taraflardan birini mutlaklaştırarak değil, ikisini de ahlak, hukuk ve ortak hedef etrafında yeniden dengeleyerek kurtulabilir. Tüm bunları da hukukun üstünlüğünün sağlandığı refah düzeyi yüksek gelir paylaşımlarının adil olduğu yüksek medeniyet gerekliliklerini yerine getiren idari anlayış ile liyakatli kadrolarla donanıtılmış üstün devlet aklının işlevselliğinin devamlılığı ile mümkündür.
İkinci adımda, dijital hijyen ve kültürel savunma hattıdır. Aile içindeki dijital sızıntılar artık sıradan mesele değildir. Çocukların ekranlar tarafından büyütülmesi, gençlerin dijital pornografi ve sahte ilişki kültürü içinde şekillenmesi, kadınlık ve erkeklik algısının algoritmalar tarafından bozulması, ilişkilerin sabır değil haz üzerinden kurulması, sadakatin yerini performansın alması, bu çağın en ciddi krizlerindendir. Medya okuryazarlığı artık lüks değil, milli güvenlik meselesidir. Aileler teknoloji karşıtı olmak zorunda değildir ama teknolojinin yönetilmediği yerde teknolojinin aileyi yönettiğini anlamak zorundadır. Sanal hazların, gerçek sevginin; dijital teşhirin, gerçek mahremiyetin; anlık tatminin, uzun vadeli sadakatin yerini almasına izin verilmemelidir. Bunun için eğitimden medyaya, yerel yönetimlerden sivil topluma kadar her alanda bilinç yükseltecek, bağımlılıkları azaltacak ve insani ilişkiyi yeniden merkezleştirecek programlara ihtiyaç vardır.
Üçüncü adımda, milli aile hukukunun inşasıdır. Batı kaynaklı ve toplum dokusuna bire bir uymayan yasaların kör kopyalarıyla değil; kendi kültürel kodlarımızı, tarihsel tecrübemizi, kadınların gerçek mağduriyetlerini ve erkeklerin gerçek hak kayıplarını aynı anda gözeten dengeli bir aile hukuku oluşturmak zorundayız. Böyle bir hukuk, kadını şiddetten tavizsiz biçimde korumalıdır; bunu yaparken erkeği de toptan suçlu varsayan bir sisteme dönüşmemelidir. Çocuğun üstün yararını gözetmelidir; boşanmayı kolay bir kaçış değil, son çare olarak ele almalıdır. Arabuluculuk, rehabilitasyon, sorumluluk eğitimi, aile danışmanlığı ve toplumsal uzlaşma mekanizmalarını güçlendirmelidir. Hukuk, toplumun sinir sistemidir. Sinir sistemi bozulan beden nasıl sağlıklı hareket edemezse, aile ve cinsiyet meselelerinde adalet duygusunu kaybeden toplum da huzurlu yaşayamaz.
Dördüncü adımda, eğitimin önceliğidir. İlerlemenin başı kadın terbiyesidir denildiğinde bundan anlaşılması gereken, kadını dar anlamda terbiye edilmesi gereken bir nesne gibi görmek değil; kadının yüksek irfan ile bilim ile iyi yetişmesinin toplumun tamamını yükselttiğini bilmektir. Kültürlü donanımlı iyi yetişmiş kadın, yalnızca kendisi için değil; ailesi, çevresi, çocukları, töresi ve geleceği için de dönüştürücü güçtür. Fakat aynı şekilde iyi yetişmiş erkek de toplumun vazgeçilmez unsurudur. Zaten toplumun erkeklerini yetiştiren de kadınlardır. Bu nedenle bugün yapılması gereken, cinsiyet ayırt etmeksizin kız ve erkek çocuklarını birbirine rakip sloganlarla değil; karakter, sorumluluk, emek, merhamet, vakar, sadakat, vatan bilinci ve ortak hayat terbiyesiyle yetiştirmektir. Eğitimin görevi yalnızca meslek kazandırmak değil; insan yetiştirmektir. İnsan yetişmeyen yerde teknoloji yükselse de toplum çürür.
Beşinci adımda, kültürel üretimin yeniden millileştirilmesidir. Dizilerde, filmlerde, dizayn edilen sosyal medya içeriklerinde, reklam kampanyalarında ve popüler kültür alanında kadın-erkek ilişkisi, aile, sadakat, emek, annelik, babalık, fedakârlık, dayanışma gibi kavramlar sistemli biçimde değersizleştirildiğinde, toplum yalnızca ekonomik değil kültürel teslimiyet yaşar. Kültürel hegemonya, askeri işgalden daha kalıcıdır. Bu nedenle kendi hikâyelerimizi, kendi güçlü kadın tipolojilerimizi, kendi sorumluluk sahibi erkek örneklerimizi, kendi sahici aile anlatılarımızı çoğaltmak zorundayız. Ne didaktik propaganda ne de kitsch nostalji gerekir; sahici, güçlü, çağın dilini bilen ama köklerine yaslanan bir kültürel hamle gerekir. Toplumu ayakta tutan şey yalnızca yasa değil; hikâyedir. Hangi hikâyeyi tekrar ediyorsanız, sonunda o topluma dönüşürsünüz.
Altıncı adımda, ekonomik ve sosyal politikaların aile merkezli hale getirilmesidir. Bugün birçok genç, sadece ideolojik sebeplerle değil; ekonomik güvencesizlik, barınma sorunu, işsizlik, gelecek korkusu ve ağır hayat maliyetleri nedeniyle aile kurmaktan uzaklaşmaktadır. Kadınların omzuna yığılan görünmez emek, anneliğin değersizleştirilmesi, çalışan kadının yalnız bırakılması, babalığın ekonomik yük altında ezilmesi, kuşaklar arası dayanışma ağlarının kırılması, tüm bunlar aileyi savunmayı sadece ahlak vaazıyla çözülemez hale getirmektedir. Devlet, yerel yönetimler ve toplumsal kurumlar; aileyi kurmayı ve sürdürmeyi kolaylaştıran, çocuk sahibi olmayı cezalandırmayan, anneliği yalnızlaştırmayan, babalığı itibarsızlaştırmayan politikalar üretmek zorundadır. Aksi halde aileyi savunmak sadece slogan olur.
Yedinci adımda, kadınların gerçek güvenliğini ideolojik vitrinlerden çıkarıp sahici koruma alanına taşımaktır. Şiddetin çok yönlü olmasına karşın kadınlar açısından değerlendirecek olursak. Kadınlarımızın şiddete maruz kalması, eğitimden kopması, iş hayatında sömürülmesi, savaş bölgelerinde hedef haline gelmesi, göçte en ağır yükü taşıması, dijital istismara uğraması, fuhuş ve insan kaçakçılığı ağlarında sömürülmesi gibi somut sorunlar, slogan siyasetiyle değil; güçlü sosyal devlet, etkin hukuk, ahlaki eğitim ve toplumsal seferberlikle çözülebilir. Kadın haklarını gerçekten savunmak isteyenler, kadını küresel vitrin projelerinde dolaştıran değil; onu evde, işte, okulda, sokakta ve savaşta koruyan sistemleri kuranlar olmalıdır. Kadının onuru, en parlak kampanya cümlesiyle değil, en somut koruma mekanizmasıyla güvence altına alınır.
Sekizinci adımda, erkekliğin rehabilitasyonudur. Bu konu çoğu zaman ihmal edilir. Oysa çöken erkeklik modeli, hem biyolojik fiziksel olarak hem ruhsal açıdan toplumsal çöküşün merkezinde yer almaktadır. Sorumluluktan kaçan, bağımlılıkların içine gömülen, aile yükünü taşımayan, duygusal olgunluk göstermeyen, şiddeti iletişim yerine koyan erkek tipi kadar; aşağılanan, sürekli suçlu ilan edilen, toplumsal itibarı zedelenen ve bu yüzden geri çekilen erkek tipi de kriz üretir. Erkekliği ya kaba güç ya da tamamen gereksiz bir kimlik gibi gösteren kültür, toplumu sakatlar. Bize lazım olan, vakar sahibi, çalışkan, merhametli, koruyucu ama tahakkümcü olmayan; güçlü ama kaba olmayan; sözüne sadık, emeğine dürüst, ailesine bağlı ve milletine karşı sorumlu erkek tipinin yeniden inşasıdır. Bunun yolu da eğitimden kültüre, spordan sanata kadar çok katmanlı bir toparlanmadan geçer.
Dokuzuncu adımda, toplumsal barış dilinin kurulmasıdır. Biz uzun süredir bir büyük kutuplaştırma probleminin içindeyiz. Siyasi kutuplaşma, mezhebi kutuplaşma, etnik kutuplaşma, sınıfsal kutuplaşma, kuşaklar arası kutuplaşma, kadın-erkek kutuplaşması… Toplum sürekli gerilim üzerinden yönetilmeye alıştı. Oysa bu, dış müdahalelere en açık hale gelmenin yoludur. Birbirine güvenmeyen toplumlar, dışarıdan en kolay yönlendirilen toplumlardır. Bu nedenle artık her meselede saflaşma ve düşmanlaştırma değil; ortak zemin üretme, asgari müşterekler etrafında yeniden buluşma, kimlik savaşlarını büyüten dili reddetme zorunluluğumuz vardır. Uçurumdan dönüş tam da burada başlayacaktır. Çünkü bizi ayakta tutacak olan şey, birbirimizi aynılaştırmak değil; parçalanmadan farklı kalabilmektir.
İşten bütün bunların merkezinde ise kadın vardır. Fakat bu merkeziyet, kadını yükün altına tek başına bırakmak anlamına gelmemelidir. “Kadını güçlendirerek yalnız bırakma” biçimindeki çelişkili çağın en büyük tuzaklarından biri budur. Kadına güç vaat edilir ama dayanışma verilmez. Özgürlük vaat edilir ama güvenlik verilmez. Görünürlük verilir ama huzur verilmez. Temsil verilir ama aidiyet verilmez. Sonunda kadın, hem küresel piyasanın, hem ideolojik projelerin, hem savaşların, hem dijital teşhir kültürünün, hem de çöken aile düzeninin ortasında tek başına bırakılır. Oysa sahici güçlendirme, yalnızlaştırma değil; erdemli bağların güçlendirilmesidir. Kadının aile içinde görünmez kılınması da yanlıştır, aileden koparılarak piyasanın ve propagandanın tekil bir nesnesine dönüştürülmesi de. Doğru olan, kadının toplumun kurucu öznesi olarak onurla, güvenle, adaletle ve destekle merkezde tutulmasıdır.
Bu yüzden bugün, kadınlara yapılan zulmü örtbas ederek onları manipülasyon aracına çeviren her düzene karşı uyanık olmak zorundayız. Birleşmiş Milletler olsun ya da başka bir uluslararası yapı, eğer kadın haklarını söylem düzeyinde yüceltirken savaş bölgelerinde ölen kız çocuklarına aynı ilkesel tavrı göstermiyorsa; eğer kadın özgürlüğü adına toplumların iç dengelerini bozacak müdahaleleri meşrulaştırırken gerçek kadınların güvenliğini sağlayamıyorsa; eğer hak söylemini güç merkezlerinin politik ajandasına eklemliyorsa, o zaman bu çelişki teşhir edilmelidir. Aynı şekilde yerli toplumlar da kendi kusurlarını, kadınlara yönelik şiddeti, sömürüyü ve ihmali “kültür” diyerek örtemez. Sahici ahlaki berraklık, hem dış manipülasyonu hem iç çürümeyi aynı anda görebilmektir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni bir stratejik bloktan önce yeni bir ahlaki dildir. Çocukların ölümünü rakamlaştırmayan, savaşı vahiy diliyle estetize etmeyen, iktidarın karanlıklarını kutsal retorikle örtemeyen, kadını bir kamp nesnesine indirmeyen, erkeği de sürekli karikatürleştirmeyen bir dil. Böyle bir dil olmadan ne kadın korunabilir ne aile güçlenebilir ne de toplum kendi geleceğini kurtarabilir. Çünkü hakikati çarpıtılmış bir toplum, eninde sonunda kendi kendisini de yanlış tanımaya başlar. Bugün karşı karşıya olduğumuz tehdit sadece dış politika tehdidi değildir; aynı zamanda hakikatin, anlamın, ailenin, cinsiyet dengesinin ve toplumsal hafızanın bozulması tehdididir.
Son söz olarak şunu söylemek gerekir ki: içinde bulunduğumuz dönem yalnızca para, politika ve güçler savaşı değildir. Aynı zamanda insanlık adına hakikat savaşıdır. İnsanlığın, kutsal kisveye bürünmüş şiddeti tanıyıp tanıyamayacağının sınandığı bir eşikteyiz. Eğer çocukların ölümü büyük planların aşaması gibi anlatılabiliyorsa, kirli dosyalar savaş entstrümanı olarak kullanılıp üstü örtülebiliyorsa, eğer dini semboller savaşın PR malzemesine dönüştürülebiliyorsa, eğer kadın hakları dili toplumları bölmenin aracı haline getirilebiliyorsa, eğer aile çözülürken buna ilerleme denilebiliyorsa, o zaman sorun yalnızca Ortadoğu’da değildir; sorun, modern dünyanın vicdan merkezindedir.
Bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, öncelikle bir millet olarak kendimizi yeniden tanımak, köklerimizle yeniden bağ kurmak, kadınla erkeği karşı karşıya değil yan yana düşünmek, aileyi baskı alanı değil medeniyetin başlangıcı olarak görmek, savaşın teolojik makyajını reddetmek ve milli toplumsal mühendisliği insani, ahlaki ve stratejik bir seferberlik olarak hayata geçirmektir. Çünkü artık gerçekten uçurumdan dönüş noktasındayız. Buradan ya birbirimizi tüketerek aşağı yuvarlanacağız ya da ortak bir ahlak, ortak bir dil, ortak bir gelecek iradesiyle toparlanacağız. Eğer bunu başarabilirsek, tüm dünyada ölen masumlar ve ölen çocukların sesi şeytani çıkarların gürültüsünde bir kez daha boğulmayacak; kadın, ideolojik vitrinlerin değil toplumun erdemli kurucu öznesi olarak yeniden yerini alacak; insanlık ise kendisine kurulan kimlik savaşlarını aşarak yeniden ayağa kalkacaktır.
Güneş Altuner
08.03.2026
