DARA
Sadık Dede, Ilgaz’ın dağ köylerinden birisi olan Saraycık’ta köyünde koyunlarıyla birlikte yaşardı. Koyunlarını karısı Ayşe Nine her gün sağar; sütlerinden yağ, peynir, yoğurt yapardı, Sadık dede bir hafta boyunca biriken bu ürünlerini Ilgaz’ın pazarı olan cumartesi günleri sabah erkenden kalkarak kasabaya götürürdü. Bunları pazar yerinde satarken komşu esnafın terazisini kullanırdı. Komşu esnafın bundan rahatsız olduğunu hisseder, içten içe üzülürdü. Pazarda satamadığı elinde kalan mallarını da Ilgaz’ın en büyük bakkalı olan Ahmet Efendi’ye götürür pazardan sattığından daha düşük fiyatlarla satardı.
Bakkal Ahmet Efendi, ucuza aldığı malları kendi terazisinde tartar, her seferinde de Sadık Efendi hâlâ bir terazi alamadın diye ona sitem ederdi.
Sadık Efendi, bu sitemler ve pazar esnafının rahatsızlığından dolayı hemen çevreden araştırıp bir terazi satın almaya karar verdi. Kasabada eskiden esnaflık yapan, yaşlandığından dolayı ticareti bırakan Hasan Efendi’nin kapısını çaldı. Ona bir terazi ihtiyacı olduğunu, terazisini satın almak istediğini söyledi, Hasan Efendi de terazisinin durduğunu; fakat kilolarının ve gramlarının kaybolduğunu söyledi. Hasan Efendi terazisini uygun bir paraya Sadık efendiye sattı. Sadık Efendi, köyünün yolunu tutmadan önce etrafa sordu soruşturdu. Kilo ve gramları bulamadı. Aklına Ayşe Nine’nin verdiği siparişleri almadığı geldi. Tekrar Bakkal Ahmet Efendi’ye giderek çay, şeker, sabun pirinç ve diğer ihtiyaçlarından birer kilo alarak terazisiyle birlikte köyüne döndü.
Akşam olanları karısı Ayşe Nine’ye anlattı. Ayşe Nine “Neden üzülüyorsun Sadık Efendi? Elinde kilolar var sen farkında değilsin” dedi. Hemen tartılmış 1 kg. pirinci eline alarak al sana bir kilo ÖLÇÜ dedi. Sadık Efendi, karısının bu zekâsına ve bulduğu çözüme çok sevindi. Hemen pirinci alarak ağzını sıkı sıkıya bağlayıp kapattı. Teraziyi herkilin üstüne koyup bir tarafına dara olarak 1 Kg. pirinci koyuyor. Diğer tarafına da tartmak istediği buğday, pirinç eline ne geçerse koyara tartıyordu. Hatta daradan biraz daha fazla olmasına koyduğu ürünlerin daha ağır basması istiyordu. Artık pazar yerindeki esnaflara minnet etmekten kurtulmuştu.
Her zaman olduğu gibi Ayşe Nine’nin yaptığı yağları, peynirleri, yoğurtları ağır ağır birer kilo olacak şekilde kaplarına yerleştiriyordu. İşleri öyle açılmıştı ki pazara satmak için götürdüğü bütün ürünlerin tamamını daha akşam olmadan satıyordu. Ürünlerini pazarda sattıktan sonra her zamanki gibi bakkal Ahmet Efendi’nin dükkânından evinin ihtiyaçlarını alarak köyüne dönüyordu. Ahmet Efendi ise her seferinde satılacak ürünü olup olmadığını soruyordu.
Aradan uzun bir zaman geçti. Sadık Efendi getirdiği ürünlerin yarısını satmış, yarısını satamamıştı. Akşam olduğu için vakitlice köyüne dönmek istiyordu. Çaresiz kalan bütün ürünlerini bakkal Ahmet Efendi’ye götürmeye karar verdi.
Bakkal Ahmet Efendi Sadık Dede’yi elinde ürünleriyle birlikte kapıda görünce çok sevindi. Hemen elinden ürünleri alarak yani aldığı teraziye koydu. Sadık Dede tartmaya ne gerek var? Ben bunların hepsini kendim evimde fazla, fazla tarttım.
Ahmet Efendi yine ikna olmadı yağları, yoğurtları, peynirleri birer birer tartmaya başladı. Her tarttığında kafasını sağa sola sallayarak söylenmeye başladı.
- Olmadı Sadık Efendi. Getirdiğin bütün ürünler 850-900 gram çıkıyor. Bunu sana yakıştıramadım. Ben seni dini bütün, kul hakkına saygılı bir âdem olarak bilirdim. Demek ki yanılmışım. İnsanın alacası içindedir derlerdi de inanmazdım. Doğruymuş demek ki.
Sadık Efendi önce kızardı, bozardı. Çok mahcup ve üzgün bir şekilde dükkândaki diğer müşterilerin çıkmasını bekledi. Müşteriler çıktıktan sonra.
- Çok haklısın Ahmet Efendi. Ben de seni güvenilir kul hakkı yemeyecek dürüst bir esnaf olarak bilirdim. Gel gör ki işin aslı öyle değilmiş. Sen hem kendini yaktın hem de beni. Şimdi ben bu kadar zamandır bilmeden haklarını yediğim insanların hakkını nasıl ödeyeceğim? Nasıl onların her birini bulup helallik alacağım? Allah seni bildiği gibi yapsın.
Bu sözler üzerine Bakkal Ahmet Efendi şaşırmış gibi pişmanlık içerisinde neden böyle söylüyorsun diye sordu. Sadık Efendi de:
- Hatırlıyor musun Ahmet Efendi senin de zorunla Hasan Efendi’nin terazisini almıştım. O terazide kullanacak dara bulamamıştım. Sonra senden bir kilo pirinç, bir kilo da şeker almıştım. Eve gittiğimde hanıma anlattım. O da senin bir kilo olarak tarttığın pirinci güzelce paketleyip dara yapmamı söyledi. Ben de o günden beri bütün ürünlerimi senin bana bir kilo olarak verdiğin pirinçle yaptım. Allah’ın işine bak ki kendi tarttığın pirincin bir kilo olmadığını sen benim ürünlerimi tartınca anladım. Benden alışveriş yapan bütün insanların vebali senin üzerinedir. Ben şimdi tanıdığım insanlara eksiklerini fazlasıyla verip helallik alacağım. Ya tanımadığım insanlar ne olacak.
Ahmet Efendi yaptıklarından utanarak Sadık Efendi’den özür diledi. Farkında olmadığını söyledi. Eski teraziden dolayı olduğunu savunmaya çalıştı. Ama nafileydi. Halk bir kere Ahmet Efendi’yi eksik tartı kullanan sahtekâr esnaf olarak tanıdı. İtibarı kalmamıştı. Kimse ondan alışveriş yapmadı. Ahmet Efendi de dükkânı satıp bilinmeyen bir şehre taşındı.
17.10.2026
Dr. Salih GÜNGÖR
E. Emniyet Müdürü / Bilim ve Düşünce İnsanı


Bu öyküde anlatılmak isteneni, insanın terazisi yalnız pazarda değil, vicdanındadır. Eksik tartı yalnız malı değil, güveni de azaltır; kul hakkı ise gün gelir sahibini bulur. Bugün kazanç gibi görünen hile, yarın insanın adını ve itibarını eksiltir. Çünkü dara, sadece terazide değil, insanın kalbinde de doğru olmalıdır.