SELİN SUÇU YOK, SUÇ COĞRAFYAYI YOK SAYANLARDA!
İstanbul’daki Sel Felâketi Üzerinden Coğrafî Cehalet, İmar Rantı ve Plânsız Kentleşme
İstanbul’da her şiddetli yağışın ardından benzer manzaralarla karşılaşıyoruz: Sular altında kalan yollar, göle dönen alt geçitler, su basan evler, zarar gören iş yerleri ve çaresizlik içerisinde bekleyen insanlar…
Ardından hep aynı açıklamalar geliyor:
“Beklenmedik yağış oldu.”
“Metrekareye çok fazla yağmur düştü.”
“Doğal afet karşısında yapılabilecek bir şey yoktu.”
Peki, gerçekten öyle mi?
Yoksa biz, doğanın kurallarını hiçe sayan kentleşme politikalarımızın bedelini mi ödüyoruz?
Öncelikle şu gerçeği kabul etmeliyiz: Yağmur bir doğa olayıdır. Ancak, yağmurun felâkete dönüşmesinde insanın araziyi kullanma biçimi, şehir plânlaması ve altyapı tercihleri belirleyici olabilir.
Bir coğrafyacı olarak açıkça ifade etmek isterim ki, İstanbul’da yaşanan selleri yalnızca meteorolojik olaylarla açıklamak, sorunun asıl nedenlerini görmezden gelmektir.
COĞRAFYA BİLMEYEN ŞEHİR YÖNETEMEZ!
Coğrafya; yalnızca dağların, ovaların, akarsuların ve ülkelerin isimlerini bilmek değildir.
Coğrafya; insanın yaşadığı mekânı tanıması, doğal süreçleri anlaması, riskleri öngörmesi ve doğayla uyumlu bir yaşam kurabilmesidir.
İşte buna coğrafya okuryazarlığı diyoruz.
Coğrafya okuryazarlığının ihmal edildiği bir şehirde dere yatakları yapılaşmaya açılır, doğal su toplama alanları betonlaştırılır, geçirgen toprak yüzeyleri asfaltla kaplanır.
Sonra yağmur yağınca şaşırırız!
Oysa suyun hafızası vardır.
Siz dereyi kapatabilirsiniz; ama, suyun akış yönünü ortadan kaldıramazsınız.
Siz taşkın ovasına bina yapabilirsiniz; ama, o ovanın binlerce yıldır neden oluştuğunu değiştiremezsiniz.
Doğanın işleyişini dikkate almadan yapılan her müdahale, gelecekte karşılaşılabilecek afet risklerini büyütür.
İMAR RANTI MI, İNSAN HAYATI MI?
Türkiye’nin şehirleşme sorunlarının temelinde yalnızca nüfus artışı veya göç bulunmuyor.
Asıl meselelerden biri, toprağın yaşam alanı olmaktan çıkarılıp ekonomik kazanç aracına dönüştürülmesidir.
Bir araziye bakıldığında öncelikle onun jeolojik, jeomorfolojik ve hidrolojik özellikleri değerlendirilmelidir.
Ancak, bazı imar kararlarında şu soruların daha fazla önem kazandığını görüyoruz:
– Buraya kaç katlı bina yapılabilir?
– Bu arazinin ekonomik değeri ne kadar artırılabilir?
– Buradan ne kadar kazanç elde edilebilir?
– Peki, şu soruları yeterince soruyor muyuz?
– Bu araziden taşkın sırasında su geçer mi?
– Bu yapılaşma doğal drenaj sistemini bozar mı?
– Burada yaşayan insanlar aşırı yağışlarda nasıl korunacak?
İmar rantının kamu yararının önüne geçtiği yerde şehirler büyür ama güvenlik küçülür.
Binalar yükselir; ama, afetlere karşı direnç azalır.
Beton çoğalır; ama, toprağın suyu emme kapasitesi düşer.
Ve sonunda bir yağmur yağar; milyonlarca liralık yatırımların yapıldığı şehirler birkaç saat içerisinde çaresizliğe sürüklenebilir.
AFET Mİ, İHMAL Mİ?
Elbette iklim değişikliğiyle birlikte aşırı yağışların oluşturduğu riskler ciddi biçimde değerlendirilmelidir.
Ancak iklim değişikliğini bütün sorunların gerekçesi hâline getirmek, yanlış arazi kullanımını ve planlama hatalarını görünmez kılamaz.
Aynı miktarda yağış, farklı şehirlerde veya aynı şehrin farklı mahallelerinde çok farklı sonuçlar doğurabilir.
Çünkü afetin büyüklüğünü yalnızca doğa olayının şiddeti belirlemez.
Yapılaşma biçimi, altyapının kapasitesi, nüfus yoğunluğu, arazi kullanımı ve toplumun hazırlık düzeyi de belirler.
Bu nedenle her sel felâketinden sonra yalnızca yağış miktarını konuşmak yeterli değildir.
Şunları da sorgulamalıyız:
– Dere yatakları neden yapılaşmaya açıldı?
– Doğal su tahliye alanları neden daraltıldı?
– Yağmur suyu altyapısı kentleşmeyle birlikte neden yeterince geliştirilmedi?
– Taşkın riski taşıyan alanlarda imar kararları hangi bilimsel verilere dayanılarak alındı?
– Coğrafyacıların, jeologların, şehir plancılarının ve diğer uzmanların uyarıları ne ölçüde dikkate alındı?
Bilimin sustuğu, rantın konuştuğu yerde afetler yalnızca doğal süreçlerin sonucu olmaktan çıkar; yanlış kararların ağır bedeline dönüşür.
COĞRAFYA OKURYAZARLIĞI BİR LÜKS DEĞİL, YAŞAM GÜVENCESİDİR!
Bugün Türkiye’de coğrafya eğitiminin önemi yeniden düşünülmelidir.
Coğrafyayı yalnızca sınavlarda soru çözülen bir ders ve bir kaç puan getiren bir ders olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Ve bu yanılgı, maalesef büyük dersler verir.
Coğrafya; nerede ev yapılacağını, nerede tarım yapılacağını, hangi alanların korunacağını, hangi bölgelerin taşkın veya heyelan riski taşıdığını anlamamızı sağlayan temel bilimlerden biridir.
Coğrafya; okuryazarlığı gelişmiş bir toplum, yaşadığı çevrenin risklerini sorgular.
Coğrafya; okuryazarlığı gelişmiş yöneticiler ise şehirleri yalnızca bugünün ekonomik beklentilerine göre değil, gelecek nesillerin güvenliğine göre planlar.
İstanbul gibi milyonlarca insanın yaşadığı bir metropolde coğrafî gerçeklerin ihmal edilmesinin bedeli son derece ağır olabilir.
Bu nedenle şehir plânlamasında bilimsel liyakat, afet risk haritaları, havza yönetimi ve ekolojik sürdürülebilirlik vazgeçilmez ilkeler olmalıdır.
SON SÖZ: DOĞA İNTİKAM ALMAZ, KENDİ KURALLARIYLA İŞLER!
Her sel felâketinin ardından doğayı suçlamak kolaydır.
Zor olan, yıllardır uyguladığımız şehirleşme anlayışını sorgulamaktır.
Unutmayalım:
– Dere yatağına bina yapan yağmuru suçlayamaz!
– Toprağı betonla kaplayan, suyun gidecek yer bulamamasına şaşıramaz!
– Bilimsel uyarıları görmezden gelen, felaket karşısında yalnızca kaderden söz ederek sorumluluktan kurtulamaz!
– İstanbul’da yaşanan seller bize yalnızca iklimin değiştiğini değil, şehircilik anlayışımızın da değişmesi gerektiğini hatırlatıyor.
– Artık daha fazla beton değil, daha fazla bilim konuşmalıyız.
– Daha fazla imar rantı değil, daha fazla insan hayatı önemsenmelidir.
– Daha fazla plansız büyüme değil, coğrafyayla uyumlu şehirler inşa edilmelidir.
Çünkü gerçek kalkınma, bir şehre kaç bina yapıldığıyla değil, o şehirde insanların ne kadar güven içerisinde yaşayabildiğiyle ölçülür.
Ve unutmayalım:
Coğrafyayı bilmeyenler şehir kurabilir; fakat coğrafyayı yok sayanlar güvenli şehirler kuramaz!
Yaşanan her sel, yalnızca gökyüzünden düşen yağmurun değil, yeryüzünde alınan yanlış kararların da sorgulanması gerektiğini hatırlatır.
Belediyelerde, Çevre ve İklim Değişikliği Bakanlığında, Turizm Bakanlığında, Tarım orman ve Köyişleri Bakanlığında, Enerji bakanlığında vs. birçok bakanlıkta Coğrafya mezunu arkadaşlarımız istihdam edilerek onların bilgilerinden azami olarak faydalanmak gerektiğini düşünüyorum.
17.10.2026
Ali ERSEVER
Coğrafya Öğretmeni – Şair ve Yazar

