SADIK SOFTA
“Soluyup kesik kesik
Rengi yüklenir çöker
Kervandır çanı eksik
Çankırı’da tepeler”
Bu dörtlük Çankırı’nın coğrafi bakımdan güzel ve özlü bir söyleyişle dile gelişi gibidir. Bu, nesir ile sayfalar dolusu anlatılabilinecek olan Çankırı çevresindeki görüntüyü veciz bir şekilde ve özlüce veriyor. Behçet Kemal Çağlar, Çankırı’yı yakından bilen bir isim. Onun için de hemen bir dörtlükle durumu koyuvermiş ortaya. Tabi serde şairlik de olunca böyle oluyor işte. Bu dörtlükten sonraki dörtlük de çok hoşuma gider. Zaman zaman dilime de takılır bu mısralar:
“Geceyle başlar akın
Ordulaşır bağ, ekin
Doğrulu Karatekin
Der: “benimdir buralar…”
Behçet Kemal Çağlar’ın dile getirdiği bu dizeler, bu bölgenin yurt oluşunun vesikası gibidir. 1074’ten bu yana “ordulaşan bağ ve ekinler” bu toprağa sinmiş olan insan sevgisini, ruh yüceliğini ve tevazuunun en hasını temsil etmektedir. Karatekin’in bu doğruluşu da kabul görmüştür.
Her ilkbahar mevsimi geldiğinde, “erguvan çiçekleri”nin açtığı ilk Cuma günü, onun bu doğruluşuna “çaprazdan selam verenler”[1] karşılık verir ve onu ziyarete giderler. Şehrin en yüksek mevkii’ne onun adını vermiş ve aynı yerde bulunan Çankırı Kalesi’ndeki türbesini ziyaret ederler. Çankırı’nın o meşhur gezmeleri böylece başlamış olur.
Bu gezmeler bir zamanlar Çankırı’nın ruhuna sinmiş gibidir. Sanki bu durum, gelini ve damadı olmayan, her iki taraftan da kaynana ve kaynatası bulunmayan bir düğün gibi kabul görmüştür.
Bu gezmelerde çocuklardan yetişkinlere uzanan bir kabul vardır. Gençler kendi emsalleri ile birlikte olmanın hazzını yaşayıp, oyunlarla, eğlencelerle günü yaşarken, büyükler de huşu içinde ibadetini yapar; bütün Çankırı sessiz sedasız ilan ettiği bu bahar bayramının sevincini bütün bir şehir olarak paylaşır. Aslında bu paylaşımı hala sürdürülür olduğunu bilmek de güzel bir duygudur. Aslında “Karatekin” ve “Kale” denildiğinde bir şeyi çağrıştırır; Taşmescit ve Helva.
Dünden bu güne dillere destan olan bu olay anlatılır durur. Doğru mudur, yanlış mıdır, arayan soran da yoktur. Ama sürekli tatlı tatlı anlatılır. Oğuldan oğula, nesilden nesile sürüp gelmiştir. Tarihin sıcaklığını getirmiş ve Çankırılının bağrına yapıştırmıştır. Öyle bir benimsenmiştir ki arayıp sormaya da kimse lüzum görmez.
Nedir bu hikâyenin özü?
Derler ki; 1071 Malazgirt Savaşı yapılmış ve Anadolu baştanbaşa fethedilmeye başlanmıştır. Süratle Anadolu içine akın eden Türk atlıları doğudan batıya akınını sürdürmektedir. O dönemde kalesinin sağlamlığı ile ün yapmış olan Çankırı Kalesi’nin fethine ise Süleyman Şah’ın yakın akrabalarından olan Karatekin Bey görevlendirilmiştir. Bu alınmaz denilen kale Emir Karatekin tarafından kısa sürede alınmış ve yurt topraklarına katılmıştır. Ama bu öyle bir bölgede bulunmaktadır ki, sık sık düşman akınlarına maruz kalmaktadır.
İşte bu düşman saldırılarından birisi çok uzamış ve Kale’de bulunan Karatekin ve mahiyetindekiler büyük bir sıkıntıya düşmüştür. Kaleye üst üste kuvvetli hücumlar vardır. Kale ha düştü ha düşecek. Mutlaka yardımcı bir kuvvete ihtiyaç var. İyice bunalan Karatekin, Taşmescit’te bulunan komutanlarından yardım çağrısı yapar. Gelen cevap çok enteresandır.
“-Helva tam kıvamına gelmek üzere. O bitsin biz de geliriz.”
Görüldüğü gibi Çankırı’nın köylerinde, kış günleri hala güle oynaya, sevinç içinde yapılmakta olan meşhur “çekme helvası” yapılmaktadır. Kıvamı kaçarsa olmaz. Bir işe yaramaz. Onun için de kıvamındayken helvanın yapılması lazımdır. Verilen cevap da budur.
Ama Karatekin o kadar güç durumdadır ki, can burnunun ucunda. Bu gelen cevap karşısında, gayri ihtiyari:
“- İlahi o helvayı yemeye vakit bulamayın. Hepiniz kuruyup kadit olun!” demiş.
Bu efsanede kale ne oldu, Karatekin durumu kurtara bildi mi, bilmiyoruz. Ama halkın diline düşen bu olay sonrasında orada bulunan komutanların hepsi kuruyup “kadit” olmuşlardır. Şu anda Taşmescit’te türbeleri bulunan zatların bu kaditler olduğu Çankırı’da meşhur bir söylencedir.
Bu efsane ne kadar doğrudur bilemeyiz. Ama, Taşmescit’in 1235 yıllarında yapıldığını tarihler göstermektedir. O zaman; “Bu bedduayı yapan Karatekin hangi Karatekin?” sorusu geliyor insanın aklına. Çankırı tarihi ile ilgilenenler, Karatekin’in hayatındaki esrarı, tarihin sayfalarından süzüp çıkaramamışlardır. Çankırı tarihinde birden fazla Karatekin’in ismi geçtiği kanaati de vardır. Çünkü, Selçuklular zamanında bölgeyi fethedip, Karatekin Beyliği’ni kuran zatın, 1106 yıllarında ölmüş olma ihtimali üzerinde durulmaktadır. Bu iki tarih arasında ise çok uzun bir süre vardır. Öyle olunca da Çankırı’da hükümranlık kuran Karatekin’in soyundan gelenlerden daha ileri bir tarihte de yine Karatekin adıyla Çankırı kalesinin yönetiminde olduğu fikrini getiriyor akla. Tıpkı, tarihin seyri içerisinde, ilerleyen zamanla Kastamonu’da beylik kuran Hüsameddin Çoban’ın Karatekin soyundan geldiği gibi. Bazı kaynaklardan öğrendiğimiz bu durum, adeta bu fikri de destekliyor.
[1] Yâren selamı.
