ÇANKIRI’DA HALK İNANÇLARIINDA DAĞ, TAŞ, AĞAÇ MOTİFİ
MOUNTAİN, STONE AND TREE MOTİFS İN FOLK BELİEFS İN ÇANKIRI
15.09.2022 – Yazar : Sadık SOFTA
ÖZET
Dağlar, taşlar ve ağaçlar, Türk inanç sistemi içerisinde dünden bugüne uzanan bir inanç sisteminin devam ettiğinin açık bir delili olarak günümüzde sürdürmektedir. Bir yerde kutsal addedilen bir dağ, bir başka yerde yine aynı şekilde bir ağaç veya bazen taş olarak karışınıza çıkarak bazı uygulamalarla hayat bulur ve bu durum günümüzde de devam etmektedir. Değişik vesilelerle, değişik aksiyonlar yüklenerek yaşatılan bazı uygulamalar genelin içinde Çankırı özelinde de kendin yerini korumakta ve günümüzde bu yapı devam etmektedir.
Halk inançları arasında dağların, taşların ve ağaçların değişik yer ve mekânlarda değişik uygulamalarla kutsiyet izafe ettirilerek yaşanmaya ve yaşatılmaya çalışılması Türk inanç sistemi içerisinde köklü bir maziye sahip olarak günümüze kadar gelerek varlığını sürdürmüş, İslam öncesi ve İslami dönem içerisinde her zaman kabul görmüştür.
ANAHTAR KELİMELER: Dağ, Taş, Ağaç, Tahta Kılıç, Tek Çam, Yağmur Duası, Yada Taşı
ABSTRACT
Motifs of mountains, stones and trees are the strong proofs for the thought that there is a continuation coming from the past going through today in Turkish Belief System. Sometimes a mountain, sometimes a piece of rock or a tree could be thought to be holy and this sustains its position in today’s Turkey, too. Through different kinds of means, the mentioned situation enlivens in some applications in the general system, and also specifically in Çankırı.
In Turkish Belief System, motifs of mountain, stone and tree have had holly attributions, and they have been used through ages. This long-established usage saved its very position and have been welcomed both in pre-Islamic ages, and post-Islamic ages; and also in today’s Turkish Belief System.
KEY WORDS: Mountain, Stone, Tree, Wooden sword, “Tek Çam Legend”, Rain prayer, “Yada Gemstone”
I – GİRİŞ
Anadolu baştanbaşa değişik konuları dünden bugüne taşıyarak getirmiş, bazı uygulamalar her ne kadar modern anlayışta kabul görmese de halkın nazarındaki değerlerini kaybetmeden gelen uygulamaları görmek ve rastlamak mümkündür. Bu tür inanç ve uygulamalar varlığını sürdürdüğü gibi inanılarak yapıldığı da bir gerçektir.
Bunun en açık delilleri Anadolu’nun değişik yerlerinde ve dini yaşayış sahası içerisinde bulunmaktadır. Kutsiyet izafe edilerek yaşatılan bu yerlerin başında türbeler, yatırlar, mezarlar, kutsal ağaçlar ve dağlar gelmektedir. Değişik vesilelerle, değişik aksiyonlar yüklenerek yaşatılan bazı uygulamalar genelin içinde Çankırı örneğinde de yerini korumakta ve günümüzde bu yapı devam ettirilmektir. Bunlar daha çok ziyaret yerleri, dilekler, adaklar şeklinde uygulanmakta olup, inanılarak somut bir şekilde sonuç beklenerek yapılmaktadır. Bunun için de çok çeşitli usuller uygulanmakta, bu uygulamaların sonucunda dilek ve isteğe uygun sonuca ulaşıldığı anlatılmaktadır. Biz bu konuların Çankırı örneğine bir göz atacak ve yaşayan örneklere yer vereceğiz.
II- ÇANKIRIDA HALK İNANÇLARI
II-A) DAĞ, TEPE İLE İLGİLİ İNANÇLAR (DAĞ KÜLTÜ)
Halk inanış ve adetleri arasında dağların belli bir vasıfla ortaya çıktığına şahit oluruz. Aslına bakılırsa dağlara direkt olarak kutsiyet izafe edilmesi günümüzde yok gibidir. Ama bazı uygulamalara bakıldığında bunu açıkça görmek mümkündür. Bu uygulamaların en başında da şüphesiz yağmur duaları ve bununla ilgili uygulamalar gelmektedir. Genelde yağmur duasına çıkılan yerler yüksek dağlardır ve bu tür yerlerde yapılmaktadır. Bunun nedenini ise ta Orta Asya Türk geleneklerinde görmek mümkündür. “Gök-Tanrı kültüyle dağ kültünün birbiriyle yakın ilgisi bulunduğu Hunlar devrinden ta şimdiki Altaylara kadar devam eden şaman âyinlerinden anlaşılmaktadır. Altaylı Şor ve Belter’ler kurbanlarını Gök-tanrı’ya yüksek dağ tepesinde yaptıkları âyinle sunarlar ve bu ayine “tengere tayıg” (yani tanrı-gök) kurbanı) derler. Gardizi’nin verdiği malûmata göre eski Türkler dağların tanrı makamı olduğuna inanırlardı. Yüksek dağ tepelerinin göklere yakın bulunması ve uzaklardan mavi renkte görünmesi bu inancın yerleşmesine sebep olmuş sanılabilir.”[1] O zamandan bu yana uygulanan hususlar ise dağların kutsallığa büründürülerek günümüze kadar taşınmasıdır. Bu durum eski Türk inanç sistemi içerisine oturmuş, buradan günümüzü kadar gelmiş bir uygulama olduğu bilinen bir gerçektir. “Eski Türk İnanç Sisteminde dağlar, “yer-su” ruhlarının en önemli mümessili olarak telâkki edilmiştir. Muhtelif Türk zümrelerinin ayinlerinde dağ ve tepe gibi yükseklerin önemli ve mukaddes birer mekân olarak seçildiğini, bu inançların zaman içinde de bir takım dinî kalıplara girdiğini, yapı ve fonksiyon değişikliğine uğrayarak günümüze kadar varlığını sürdürdüğünü görüyoruz.”[2] Bu durum, Türk inanç sistemi içerisinde tapınma olarak uygulanırken, İslamiyet’le birlikte yön değiştirmiş, yerini sadece bir vasıta, bir araç olmaya bırakarak devam edip gitmektedir. Günümüz Anadolu’sundaki uygulamalara bakıldığında köklü bir inanç sisteminin bu tür konularda hep uygulana geldiğini ve kutsiyet ifade eden yerlerin yapılan dualarda, istek ve arzuların yerine getirilmesinde bir köprü olarak sürdürüldüğü görülmektedir. Çünkü İslam’da Allah’tan başka bir şeye tapılmaz ve bunun için kutsiyet ifade eden yer, mekân ve benzeri şeyler tamamen o yüce varlığa dilek ve temennilerin ulaşması için bir vasıta olmaktan öteye gitmez.
Bütün Anadolu’da olduğu gibi Çankırı’da da bu tür inanç sitemi varlığını sürdürmekte, sosyal hayata umulandan fazla etki etmektedir. Bozkır Köyü’nde Dedenin Kaş adı ile anılan, Bozkır dağları üzerindeki uzantısı olan köye göre daha yüksekte kalan tepenin ismidir ki, yağmur duasına buruya çıkılır, kurbanlar burada kesilir ve kurban yemeği toplu olarak burada yenilmektedir.
Dedenin Kaş, enteresan bir yerdir. Bir kere bu dağ / tepelerin başında hiçbir ağaç ve mezar bulunmadığı gibi, tepenin eteklerinden itibaren başlayan derenin büyük bir çukurluğu olduğu görülür ve buranın adı da Karanlık Dere’dir. Bu dere köy tarafından bakıldığında ya da bilhassa bu yönden çıkıldığında Dedenin Kaş’a daha da bir azamet vermektedir. Dedenin Kaş’ta, adından hareketle bir dedenin, evliyanın ve benzeri bir zatın mezarı var gibi algılanmasına rağmen, böyle bir şey söz konusu değildir. Burada kutsallık atfedilen tepenin kendisidir ve arazi yapısına göre biraz daha yüksek bir kesimi oluşturmasıdır. Bu da eski Türk İnanç Sistemi ile ilgili bir durumdur.
“Türk halk dindarlığı içerisinde kutsallık bazen “dağ, tepe gibi doğal oluşum ve mevkiler”de tezahür edebilmekte; bu durumdaki ziyaret yerlerinin çoğu dağ veya tepe gibi isimlerle anılmakta; esasen, bu durumda da birkaç unsurun birleşmesinin yanı sıra bu tabiî durum ve mevkilerin başlı başına kutsal sayılmalarının örneklerine de rastlanmakta; her halükârda, onların bu kutsiyeti kazanmalarında bir olay ya da efsane rol oynamakta; ancak, bu efsanelerin önemli bir bölümü yazılı kültüre erişemediği için bugün unutulmuş bulunmaktadır.”[3]
Çankırı’da bunun gibi daha çok yerler mevcuttur ve hala varlıklarını korumaktadır. Çankırı Sarıbaba Mezarlığı’nın kuzeydoğu kısmında yer alan Kırklar Mezarı da yine muhite göre biraz daha yüksek olan bir bölümünü içerir ve mezar ziyaretlerine giden bazı şahısların zaman zaman burayı ziyaret ettikleri de bilinmektedir. Zaten adından da anlaşılacağı gibi bir kutsiyeti açıkça vermektedir.
Ilgaz’ın Şeyh Yunus Köyü’nde bulunan Şeyh Yunus’un mezarı, köyün hemen bitişiğinde sivri bir tepenin üzerinde yer almaktadır. Diğer yandan türbe ziyaretine gelenler, türbenin çevrili olduğu duvar taşlarından alarak, başlarına ve değişik yerlerine sürerek, ağrı ve sızının dineceğine inanırlar. Burada Türk İnanç Sistemi içinde yerini alan birkaç özelliği bir arada görmek mümkündür. Bir kere türbenin bulunduğu yer bir tepenin üzeridir ki, bu Türk İnanç Sisteminde yaygın olarak görülen bir durumdur. İkincisi Türbede yatan zatın kutsiyetine inanılır ve ziyaret edilip dualar edilerek şifa umulduğu gibi, türbeyi çevreleyen duvar taşlarının da yine aynı şekilde şifa kaynağı olacağına inanılır. Çünkü bu taşlardan başına sürenler baş ağrılarının geçeceğine inanmaktadırlar. Hatta geçtiğini söyleyenler bile vardır.
Yine aynı köyün güney kesimi, doğu batı uzantısında yar alan sıradağın, köyün hemen üzerine gelen yüksek noktalardan bir nokta Enekenin Kaş’ta da bir Türbe bulunmaktadır. Köylüye sorduğumuzda bilgi alamadık ama bilenlerde çıkmadı değil, bize orada yatanın Horasan Erenleri’nden olduğunu ve bunların bir özelliği de bu tür yüksek dağ zirvelerinde bulunan kabirleri sıra ile gezdiğinizde de görüleceği gibi, yattıkları yerlerde hep bir birinin diğerini gördüğü yönündedir. Bir öncekine giderseniz, daha ilerdekini görmeniz mümkündür. Bu silsile halinde böyle devam eder gider.
Şabanözü Ödek Köyü’nde bulunan Sarıkız Türbesi de aynı şekilde, köye göre biraz daha yüksek bir mevkide yer almıştır. Köyün üzerinde oturduğu dağın zirvesi değildir ama yerleşen köylere göre yine de yüksekçe bir yerdedir. Çevre köylerin de ziyaret yeri olduğunu, yağmur dualarına çıkıldığını ve burada kurbanlar kesildiğini biliyoruz. Burada dağ veya tepe öne çıkmış değil, Kimliği hakkında pek fazla bilgi olmamasına rağmen Sarıkız’ın kutsiyet kazandığını görüyoruz. Köylülerin Sarıkız hakkında tek anlattıkları bir şey vardır. O da, Sarıkız şimdiki türbenin bulunduğu yerde yaşamış ve köylünün hayvanlarına zarar vermiştir. Bizim anladığımız bu durum korkudan kaynaklanan bir kutsiyet yüklenmiş olmasıdır.
Kara Hacı Köyü’nde (Şabanözü), köyün yerleştiği tepenin yüksek bir kısmına 2002 yılında ölen Mehmet Dede’nin mezarı yapılmış, burada köylü adak kurbanları kesmeye başlamış ve diğer günlerde de zaman zaman ziyaret edilmektedir. Burada mezarın bulunduğu tepenin yüksekliği ve Mehmet Dede’nin kişiliği birleştirilmiş ve 2002 yılında böyle bir inanç yeri meydana getirilmiştir. Burada bazı dini vecibeleri de günlük hayata sokarak yaşatmasını sürdürmektedirler. Bilhassa bu örnek, bu konunun günümüz uygulamalarında hala ne kadar canlı olarak korunup, günlük hayatın içinde yaşamasını sürdürdüğü gibi, bu uygulamaların sosyal hayatı hala kucaklayarak inanç yönünden hiçbir sarsıntıya uğramadan devam ettiğinin açık ve canlı bir delilidir.
II-B ) TAŞ, KAYA İLE İLGİLİ İNANÇLAR
Son dönemlerde, Çankırı kalesinde türbesi bulunan ve Çankırı ve Batı Karadeniz Bölgesi’nin fatihi olarak da bilinen Emir Karatekin Türbesi’nin dış duvarının batı yönüne bakan cephesinin kıble köşesine taş yapıştırılmaktadır. Bu vesile ile dileklerin kabul olacağına ya da olmayacağına hükmedilmektedir.
Eldivan İlçesi Seydi Köyü’nde türbesi bulunan ve Türkiye’deki dört evliyadan biri olarak anılan Hacı Murad Veli türbesinde bulunan taşlar “gazi” taşlardır. Bu taşlar Türkiye’nin her savaşa girdiğinde ve savaşın en sıcak günlerinde ortadan kaybolduğuna ve savaşa katıldığına inanılmaktadır. Hatta en son olarak 1974 yılında yapılan Kıbrıs Savaşı’nda bile bu taşların savaşa katıldığı, son savaşlardan birinde taşlardan birisinin savaşa giderek şehit olduğu çünkü taşın geri dönmediği fikri yaygın olarak halk arasında anlatıla gelmektedir. Ayrıca Hacı Murad Veli, çocuğu olmayanların, bilhassa oğlu olmayanların ve her hangi bir dilekleri olanların, bu dilekleri olması karşısında adak kurbanı adadıkları bilinmektedir. Bilhassa Çankırı merkez ilçe köyleri ve çevre köyler arasında yaygın olan bu durum halen sürmektedir. Halk arasında bir deyim vardır ki iğneleyici olsa da bunu açıkça ortaya koymaktadır. “Seydi Köylüler gibi kaşığını cebine koy git.” Burada kesilen kurbanlar pişirilerek orada bulunan herkese ve köylülere dağıtılmaktadır.
Çankırı Merkez ilçe ve köylerinde, eski dönemlerde pehlivanlar güreşirken, yenilmesini istenmeyen pehlivanın rakibi karşısında dinç ve diri / taş gibi durması için taş sıkıldığını da biliyoruz.[4] Tutulan pehlivan diğerine göre, “taş gibi sağlam duracağı için, rakibi yerinden bile kıpırdatamaz” denilmektedir.
Şabanözü’nde, Paşa Sultan efsanesi de gelin alayının giderken bir ilenç alması ve insanların taş kesilmesi şeklindedir. Şu anda orada bulunan kayaların hala hikâyeyi doğrular vaziyette yer aldığı söylenmektedir.
Yağmur duasında 7.000 – 70.000 taşın toplanarak okunması, yada taşını hatıra getirmekte ve bütün Anadolu’da olduğu gibi Çankırı’da halen uygulanmaktadır.
Yada (Cada, Yat) Taşı ve Yağmur Tılsımları ve Yağmur Duasında Taş
Yada taşı tarihin derinliklerine kadar giderek Türk dünyasında yaygınlaşarak devam eden bir inanç öğesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yada taşı denince hemen akla yağmur duasında okunan ve Anadolu’da olduğu gibi Çankırı’da da değişik sayıda olsa da küçük taş parçaları toplanarak –ki bunlar daha çok çocuklara toplatılmaktadır. Çocukların saf, temiz kalpli olduğu düşünüldüğü için buna başvurulmaktadır- okunup –bazı yerlerde okunan taş dili ile ıslatılır- bazıları bir akarsuya, bazıları çevrede bulunan kuyuya (örnek: Şeyh Yunus Köyü) vb. bu okunmuş taşları atarak yağmur yağacağına inanılmaktadır. Bu uygulamanın İslam öncesi Türk dünyasında yada taşı ile ilgili uygulamayı hatırlatmaktadır. Diğer yandan çok yaygın olarak yapılan yağmur duasında taş okuma ve suya atma ameliyesinin İslamda yeri olmadığı açıkça bilinen bir gerçektir. Yağmur duasında taş toplama, okuma, sonra akar suya atma ameliyesi yada taşı ile ilgili olduğu kanısını uyandırıyor.
“Türk kavimlerinde çok eski devirlerden beri yaygın bir inanca göre, büyük Türk tanrısı Türkler’in ceddi âlâsına yada (yahut cada, yat) denilen bir sihirli taş armağan etmiştir ki bununla istendiği zaman yağmur, kar, dolu yağdırır, fırtına çıkarırdı. Bu taş her devirde Türk kamlarının ve büyük Türk komutanlarının ellerinde bulunmuş, Şamanistlere göre, zamanımızda da büyük kamların ve yadacıların ellerinde bulunmaktadır.
Bu yağmur taşı muhtelif Türk lehçelerinde, her lehçenin fonetik özelliklerine göre, muhtelif şekillerde ifade olunur. Yakutça’da sata, Altayca’da cada, Kıpçak grubuna dahil lehçelerde cay söylenir.[5]
“Türkler arasında yağmur ve kar yağdırmaya dair inanış ve faaliyetler hakkında hikâyeler çok eski olup İslâm devrinde de devam etmiştir… İslâm müelliflerine aid rivayetlere göre Nuh Peygamber Türkistan’ı oğlu ve Türk’ün babası olan Yâfes’e verdiği zaman o bu kurak ülkede ne yapacağını sorar. Babası da oğluna yağmur yağdırma kudretini bahşeder ve üzerinde dûa “İsm-i âzam” yazılı olan bir taş (tılsım) verir; ihtiyaç halinde bu yazılı taş ile Allah’a dûa edilerek yağmur yağdırılırdı. Buna “Yada taşı” adı verilirdi. Rivayetlere göre bu taş Oğuzlar eline geçtiği için onlarla Karluk, Hazar ve diğer Türkler arasında, buna sahip olmak maksadı ile, savaşlar eksik olmazdı. Türklerin ecdâdına Allah’ın yağmur yağdırma kabiliyeti verdiği Çin, İslâm ve Hırıstiyan kaynaklarında sık sık zikredilmiştir. Çin kaynakları, Gök-Türk devleti kurulmadan önce, Apangu’nun kardeşi tabiat-üstü kuvvetlere hükmediyor ve istediği zaman rüzgâr estirip yağmur ve kar yağdırabiliyordu bilgisini verirler. Bu da onlara ataları Kunlardan geliyordu. Zira, Kunlar düşmanlarına karşı, yağmur, dolu ve kar yağdırarak veya fırtına ve rüzgâr çıkararak onları mağlûp ediyor ve bunu yapan kâhinlere sahip bulunuyorlardı. Onların V. Asırda kuvvetlenen Cucen (Avar) lerin bir istilâsına karşı kendilerini bu sâyede korudukları da kaydedilmiştir. Böylece Yada taşı’nın hem kuraklığa, hem de düşmana karşı kullanıldığı rivâyet edilmektedir.”[6]
“Bu sihirli taş hakkındaki ilk habere göre Çin kaynaklarında rastlanmaktadır. Tank sülâlesi tarihine göre “Türkler”in büyük ataları Hunların kuzeyinde bulunan So sülâlesinden idi. Oymağın başbuğu Ananbu idi. Bunlar yetmiş kardeş idi. Birincisi dişi kurttan türemiş olup adı İçjini-nişibu idi. Ananbu ve kardeşleri doğuşundan budala oldukları için onların bütün sülâlesi imha edildi. Nişibu tabiat üstü hususiyetlere malikti; yağmur yağdırıp, fırtına çıkarabilirdi. İki karısı vardı. Diyorlar ki biri yaz ruhunun kızı, ikincisi de kış ruhunun kızı idi.
Başka yerde 449 yılı olaylarından bahsedilirken şöyle bir kayıt vardır: “Evvelce Kuzey Hunlarının idaresinde bulunan Yüeban ahalisinden öyle kâhinler vardır ki Cücen’lerin saldırışlarına karşı durduklarında çok şiddetli yağmur yağdırırlar, fırtınalar çıkartırlar. Cücenlerin onda üçü sellerde boğuldu. Soğuktan kırıldı.”[7]
“M.S. III. Yüzyılda meydana çıkan Toba sülalesi devrinde de Hun kültleri devam ettirilmiştir. Toba’lar “Siyenpi âdeti üzerine ilkbaharın ilk ayında Gök-Tanrı’ya, doğu tarafında bulunan tapınakta atalara kurban keserler; sonbaharın ilk ayında Gök-Tanrı’ya kurban âyini yaparlardı, dinî âyinler ve kurban törenleri nizamnâmeye göre icra edilirdi; ecdat mâbedi makamında bir taş oyarlardı. Şimal yurtlarından cenuba göç ederdi, taş ev içinde göğe, yere, hakanın soyuna kurban keserlerdi. Kurbandan sonra kayın ağaçları dikerlerdi. Bunlardan tanrılık ve kutlu orman meydana gelirdi.”[8]
“Oğuz destanının anlattığı büyük Türk devletinde (herhalde Hunlar’da), asıl Türk ismini taşıyan kabile tâbi mevkide bulunmuş, hükümdarın (Yabgu’nun) yanında bir prêter’lik (kam) rolünü ifa eden birisi olarak “Uluğ Türk”den bahsederken bu “Türk” kabilesinin reisini anmıştır. Eski Türk rivayetlerinin “İran-Hazar versiyonu”na göre, dünyaya hâkimiyet tılsımı olan yede’nin hakikî sahibi “Türk”tü; bunun yede taşını çalarak hâkimiyet dâvasına kalkışan ve Türk’le savaşan amcazadesi “Oğuz”a galip gelmesini temin maksadiyle, “Çin”, yede taşını nisbeten daha müessir çareler ve tılsımlar (fal ve zencir ve koyun kemik falı) bilen on “alim (dânâ) ve mâhir” kam göndermiştir. Bu sâyede hâkimiyet, tekrar Türk’ün elinde kalmıştır…”[9]
“Isık-Göl civarında yaşayan ve devletin meşru hükümdarı olan “Türk” ile Ceyhun’da (yani Aral tarafında) yaşayan amcazadesi “Guz” (yani Oğuz) arasında “yede-taşı” yani milletler üzerinde hâkimiyeti temin eden tılsımlı bir taş yüzünden uzun muharebeler cereyan etmiş olduğundan, Türk’e, Çin tarafından gönderilen 10 “kam” (şaman), yani batı Göktürklerin “On ok” kabilelelerinin ilim sahibi olan cedleri geldikten sonra bu hâkimiyet sırrı tekrar Türkün elinde kaldığından bahsediliyor.”[10]
“Oryatların ilk akını Sol-yüz reisi Kara-Nogay Yamgırçı (Yağmurcu) üzerine yapılır. Yağmurcu daha ziyade cada/yada taşı ile yağmur yağdıran sihirbazlara denirdi. Ahlaşılıyor ki, bir meslek ifade eden bu deyim, sonradan bir kişi adı da olmuştur.”[11]
III-C ) ÇANKIRI’DA AĞAÇLA İLGİLİ İNANÇLAR
(ORMAN VE AĞAÇ KÜLTÜ)
“Ağaç kültünün genellikle dağ-ağaç-su üçlüsü şeklinde görüldüğünü biliyoruz.”[12] “Eski Türk hayatında “yer-suhv’lar”dan olup koruyuculuk, kurtarıcılık, bolluk ve bereket unsurlarını yapısında taşıyan ve mukaddes bir iye olarak addedilen ağaç, inanca dayanan bu önemini bir kısım değişikliklerle günümüze kadar devam ettirmiştir. Zaman ve mekân içinde ağaç, çocuk doğuran ana olmuş, bazen kısır kadınların, çaresizlerin ve dilek sahiplerinin umut kapısı haline gelmiş, bazen yapısındaki koruyuculuk ve kurtarıcılık unsurları ile kamların mukaddes asası olup aşireti, obayı hâtta bütün bir il’i kötü ruhların fenalıklarından muhafaza etmiş, bazen kuru iken yeşermiş, bazen ulu ve bilge kişilerin elinde yerden su çıkarmasına vesile olmuş, bazen de evliya menkıbelerine kadar girmiş, keramet kavramı içerisinde seli durdurmuş, dağı yarmış, tahta kılıç olup mukaddes vatandan düşmanı temizleme görevini üstlenmiştir.”[13]
“Eski Türklere göre, ağacın yalnız gövdesi ve yaprakları değil; kökleri de önemli idi. Çünkü “Dede Korkut” kitabında da dendiği gibi, onun kökleri dipsiz, yani, yer altı âleminin en derin noktalarına kadar gidiyor ve oralardan da haber getiriyordu. Gerçi Türklerin bu kutsal ağacı ile, Önasya mitolojisindeki “Tuba ağacı” arasında, bir ilgi de yok değildi. Ama, aralarındaki fark, çok büyüktü. Sibirya’da yaşayan Yakut Türklerinin efsanelerinde, böyle bir ağaç için, şöyle deniyordu:
Gitmiş sormuş ağaca, benim anam, kim diye!
Elbet bir atam vardır, benim babam, kim diye!
Ağaç da dile gelmiş, soyunu sayıp dökmüş,
Er-Sogotoh adlı er, saygı ile diz çökmüş.
Gök tanrısı Er-Toyon, onun babası imiş,
Karısı Kübey Hatun, onun anası imiş.
Türk mitolojisindeki bu ağaç da, tıpkı İslâmiyetteki “Tuba ağacı” gibi; gökyüzünde ve cennette bulunuyordu. Fakat Türklerin bu ağacının, bir de sahibi vardı. Yakut efsanesi, ağacın bu sahibini de şöyle anlatıyordu:
Bu kutsal ağacın da, var idi bir sahibi,
Bir dişi Tanrı idi saçları da kar gibi!
Kendisi ihtiyardı, göğsü de ap alaca!
Görenler sanar idi, bir keklik gibi kırca!
Memeleri büyüktü, aşağıya sarkardı!
Uzaktan bakan kimse, iki tulum sanardı!
Aslında ise ağaç, normal boydan küçüktü!
Ana Tanrı gelince, ona göre büyürdü!
Büyürken sesler çıkar, gürültüyle esnerdi,
Bu sesler yavaş yavaş, gittikçe genişlerdi.
Sibirya’nın, en kuzeyinde yaşayan ve yüzyıllar boyunca, hiçbir yabancı görmeyen Yakut Türklerinin bu efsanesinde de, ağacın sesler çıkardığı ve içinde de, bir “Ana-Tanrı”nın bulunduğu, açık olarak görülmektedir. Bazı Türk efsanelerine göre ise, bu “Ana-Tanrı”, zaman zaman ağaçtan çıkıyor ve göklerde geziniyordu. Bazı efsanelerde ise, bu Ana –Tanrı, denizin diplerinde yaşardı. Altay Türkleri bu Ana-Tanrı’ya “Ak-Ana” adını veriyorlardı. O’da bir yaratıcı idi. Yeri, göğü ve insanları yaratan Tanrı Ülgen’e, yaratma gücünü de o vermişti.”[14]
“Türk dünyasında, ziyaret dindarlığı ve kültürü bağlamında, mezarların yanı sıra bir takım ağaçlar da kutsiyetin merkezleri olarak görünmekte ve ziyarete konu olmakta; öte yandan, böylece kutsal kabul edilen ve çeşitli amaçlarla ziyaret edilerek bez-çaput bağlanıp dilekler tutulan ve bunların gerçekleşmesi için dualar edilen çalılar ya da ağaçların önemli bir kısmı ziyarete konu teşkil eden mezar motifi ile birleşip bütünleşmektedir. Mamafih, bu genel bir kural da değildir; zira, ziyaret yeri olan mezarlardan, türbelerden, yatırlardan yahut mezarlıklardan bağımsız olarak, bizzat ağaç unsurunun kutsal bilinip ziyaret edilmesinin de örnekleri mevcut olup; bunlar, tek bir çalı ya da ağaç olabildikleri gibi, üç, beş, yedi şeklindeki birtakım kutsal sayılarda toplanan kümeler halinde de tezahür edebilmektedir… Kendilerine kutsiyet izafe edilen bu ağaçlara cinsleri itibariyle göz atıldığında onların pelit, dağdağan, menengiç, kaysı, kara ağaç, ardıç, iğde, alıç, çalı, vb. olduklarını görülmekte ve genelde dikenli türler ön plana çıkmakta; öte yandan, bu ağaçların kutsal sayılmaları, onlarla ilgili bir takım yasakları da beraberinde getirmekte; böylece onların kesilmesi, yakılması ve hattâ yapraklarından dahi istifade edilmemesi gerekmektedir. Öte yandan, bu yasakların, bu ağaçlara konan av hayvanlarının avlanmasının yahut çevresinde avlanmanın yasaklanmasına kadar uzanmakta oluşu ilginçtir. Bu ağaçlardan faydalanmaya çalışan veya onların çevresinde avlananların gece rüyalarında korkutuldukları ve bu yolla ikaz edildikleri, hattâ bu işi yapmakta ısrar edenlerin çeşitli felâketlere maruz kaldıklarına inanılmakta; kutsal ağaçların meyveleri ancak şifa niyetiyle yenebilmektedir.”[15]
“Ağaç – evliya ilişkisi konusunda Ahmet Yaşar OCAK şu yorumları yapmaktadır:
a) Bazı ağaçların sırf bir türbe yanında bulunmaları sebebiyle zamanla halk nazarında kudsiyet kazandıkları ve böylece kült konusu oldukları düşünülebilir. Bu durumda ağaç yanındaki türbe gerçektir.
b) Ağacın yanındaki mezar, zaten eskiden beri takdis olunan ağaç sebebiyle kutsiyet kazanarak zamanla bir türbe hüviyetine girebilir. Oysa başlangıçta alelâde bir mezardır ve ağacın kudsiyetinden faydanılmak düşüncesiyle oraya yapılmıştır.
c) Bazı ağaçların, yanlarında hiçbir türbe olmadığı halde bir evliya gibi adlandırılmasına bakılırsa, ya orda eskiden mevcut bir gerçek türbenin bulunduğuna, ya da daha büyük bir ihtimalle, Radloff’un söylediği gibi takdis edilen ağaçtaki ruhun bir kısmı bunu teyid edecek niteliktedir.”[16]
“Anadolu’da, hâtta Anadolu dışındaki Türk İlleri’nde de varlığını devam ettiren türbe, yatır ve kutlu ağaçlara bez bağlama pratiği ile bazı ulu ve bilge kişilerin ruhlarından istimdat istenmesi inancının temeli, başlangıçtaki Türk İnanç Sistemi’ne dayanmaktadır. Ancak bu inanç ve pratikler, zaman ve mekân içinde yapı ve fonksiyonları kısmen değişmiş inanç şeklindedir.”[17]
“Anadolu sahası, ağaç kültünün Müslüman Türklerdeki en ilgi çekici örneklerinin ortaya çıktığı yerlerden biri olarak görülmektedir… Yörükler, karadut, çınar ve katran ağacını kutlu sayarlar ve hepside tek ağaçları kült olarak kabul ederler.”[18]
Çankırı’da Emir Karatekin’in tarihi kişiliğinin yanında, onun da “Yesevi Ocağından atılan “eğsi”nin peşine düşerek Çankırı’ya kadar geldiğini ve Yesevi Ocağı’nda yanan ateşten alınarak atılan eğsinin, Çankırı kale duvarlarının üzerinde yer aldığı kayalıklara saplanmış ve yeşermiş vaziyette Karatekin bularak, burayı fethetmiştir ve öldüğünde de buraya gömülmüştür”[19] diye anlatıldığı bilinmektedir. Yaygın halde olan bu durumun burada da görüleceği gibi, yanacak halde olan kuru ağaç, yeşermiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Düştüğü yer ise Çankırı Kalesi’nin üzerinde bulunduğu kayalıklardır. Öte yandan, Karatekin Türbesine çocuğu olamayan kadınlar getirilerek, kayışla türbenin duvarına bağlandığını da biliyoruz. Bir başka durum ise, belli bir dilekleri olanların Karatekin Türbesine giderek, burada iki rekât hacet namazı kıldıklarını, dualarını etekten sonra genelde bu arzularının yerine geldiğini günümüzde bile beyan edenler vardır.[20]
Bir diğeri Şabanözü İlçesi’nde bulunan Paşa Sultan efsanesidir. Burada hala bazı inanç öğeleri uygulanmakta, aktif olarak sosyal yaşantıda yer edinmeye devam etmektedir.
Çankırı yöresinde çam, iğde, karaağaç, meşe ve ceviz ağaçlarına kutsiyet yüklenmektedir. Bunlardan biri de Çankırı şehir merkezi Yeni Mahallede bulunan Tek Çam’dır. Bu çam ağacının kutsiyeti hala halk arasında yaygındır ve ağaçtan bir parça koparmanın, kırmanın veya almanın insanlara uğursuzluk getireceği ve tedavisi mümkün olmayan hastalıklara sebebiyet vereceği inancının yaygın olduğu bilinmektedir. Bunun içindir ki yol ortasında bir anıt ağaç olarak varlığını günümüze kadar korumuş, hala korunmakta ve kollanmaktadır. Yine ayni şekilde, ayni özelliği gösteren bir diğer örnek de, Çankırı İli, Şabanözü İlçesi, Karaören Köyü’nde bulunan Çamçak Türbesi’dir. Çankırı’nın Tek Çam’ında olduğu gibi “Çamçak Türbesi”nde bulunan ağaçlara zarar vermenin uğursuzluklara sebep olacağına inanmakta, ayrıca bu türbede iki rekat namaz kılınarak geriye dönüp bakmadan gidilirse o kişinin ellerindeki siğillerin düşeceğine / kaybolacağına inanılır. Şabanözü İlçesi’nin bir diğer köyü Çaparkayı’da “Dede Çamı” adıyla anılan ve köy halkının yağmur duasına çıktığı bu yerde bulunan çam ağacının kutsiyetine inanılmakta, yine aynı köyün “Karabayır” ve “Oluklu Mahallesi”nde bulunan “Tatlışıh” ismini verdikleri türbelerde bulunan çam ve meşe ağaçlarından dal veya bir parça kesenlerin mutlaka bir felakete uğrayacağına inanılmaktadır.[21] Yine buna benzer bir örnek ise Yukarı Çavuş Köyündedir. “Yukarı Çavuş Köyü’nde Taş Tepe’de bulunan Türbe mevkii vardır ki yağmur duasına buraya çıkılır. Türbe mevkiinde iki tane çam ağacı vardır. Adı Türbe tepe olmasına karşın burada bir türbe yatır veya mezar yoktur. Köyün yağmur duası bu iki çam ağacının bulunduğu yerde yapılmaktadır.”[22]
Bir diğer örnek ise Çankırı Merkez İlçe Bozkır Köyü’nde, Çeşme’nin Dere’de bulunan iğde ağacıdır. Bu ağaçların bulunduğu yerin ve iğde ağaçlarının kutsallığından bahsedilir. Burada da diğer örneklerinde görüleceği gibi halen aktif halde uygulamalar mevcuttur. İğde ağacı ile ilgili bir diğer örnek ise Yapraklı İlçesi’ni gösterebiliriz. “Elinde siğil çıkan kişi, iğde ağacından iğde dalı kırarsa siğil düşer, kaybolur.”[23] Burada dikkat çeken bir olay her hangi bir iğde ağacı değildir, bütün iğde ağaçlarına bu vasıf yüklenmiştir. Yine aynı şekilde yaygın olan bir diğer husus da iğde ağacından çiçek açtığında dal kırılarak evlere getirilerek, odalardan birisine bu dalın asılması ve yıl boyunca ve hatta belki yıllar boyunca bu dalın evde tutulmasıdır ki, iğde ağacının nazara karşı koruyacağı inancıyla bu işlevi sürdürülmektedir. Değer yönden iğde ağacından yapılan küçük dal parçacıklarının mavi boncukla bir ipe dizilerek küçük çocuklara ve bazı küçükbaş hayvanların boynuna asılması nazara karşı koruyacağı inancıyla yine yaygın bir uygulamadır.
Şabanözü İlçe Merkez’de, orman içinde Güdüllü denen yerde Karaağaç vardır. Dini Bayramlarda, bayram namazından sonra Güdüllü’ye gidilir, kutlamalar burada yapılırdı. Adak yerlerindendir.[24] Çerçi Köyü’nde bulunan “Çamın Kaş Türbesi” de yine kutsal yerlerdendir ve adak kurbanlar burada kesilir, burada da siğille ilgili olarak, diğer yerlerde olduğu gibi dal kırılarak siğillerin geçeceği inancı vardır.[25]
Bunlardan kuru ağaçların yeşermesi ile ilgili olarak Dede Köyü örnek gösterebiliriz. Çankırı Merkez İlçe Dede Köyü’nde anlatılan, köy kurulmadan önce kimsesiz bir mezar bulunduğu, bu mezarı belirlemek için başucuna dikilen kuru ağaç dalının yeşerdiğini ve burada yatan zatın kutsiyeti olduğunun fark edilmesi üzerine, çevre köylerden gelerek yerleşenlerin köyü kurduğu anlatılmaktadır. Burada yeşeren kuru ağaç bir işaret olmuş ve köyün kurulmasına vesile olmuştur. Bundan dolayıdır ki köyün adı da Dede Köy olarak günümüzde varlığını sürdürmektedir.
Bir diğer örnek, asasını yere vurunca su çıkarma olayıdır. Bu da yine Çankırı’nın Yapraklı İlçesi’nin Yukarıöz Beldesindeki Asa Suyu ve aynı ilçeden Sazcağız Köyü Asa Suyu’dur. Bu suların çıkışında Şeyh İsmail Rumi’nin elindeki asanın rolü büyüktür. Asasını toprağa vurur ve asanın toprakta açtığı çukurdan su fışkırır. Bununla da kalmaz, Sazcağız da bulunan Şeyh İsmail Rumi Tekkesi’ne sürekli ziyaret vardır. Burada bilhassa çocuğu olmayan kadınlar, bu dilek ve isteklerinin olup olmayacağını öğrenmek amacıyla tekkede bulunan yeşil direği kucaklamaktadır. Rüyada burayı görenler, ziyaret ederlerse arzularına nail olacaklarına inananlar, ziyaret sonrasında da hemen o dileklerinin yerine geldiğini beyan edenler de vardır.
Bir başka örnek ise Yine Yapraklı İlçesi’nin Kullar Köyünde bulunan Kara Dede’dir. Kara Dede Tahta Kılıcı ile köyünde olduğu halde savaşa katılır ve yurt savunmasında etkili bir şekilde katkıda bulunur. Burada da dikkat edileceği gibi elindeki tahta kılıçtır. Yine aynı tahta kılıç yağmur dualarında kullanılmakta ve bu amaçla kullanıldığında ise mutlaka yağmur yağdığına inanılmaktadır. Buradaki uygulama ile tahta kılıç, Türk kültür Tarihinde yerini almış ve yaygın olarak bilenen “yada taşı”nı hatırlatmaktadır ve onun görevini üstlenmiştir.
III-C ) ÇANKIRI’DA AĞAÇ KÜLTÜNE DAİR BAZI EFSANE ÖRNEKLERİ
A ) Yapraklı’da Tahta Kılıç Efsanesi
Tahta Kılıç, Kullar Köyü’nde bulunmaktadır. Fakat Yapraklı İlçe merkezinde de “Tahta Kılıç Efsanesi” bilinmekte ve aynı isimle anlatılmaktadır.
İstiklâl harbi sırasında Yapraklı’nın Kullar köyünde bir deli varmış. Bir gün, elinde tahta kılıçla köy meydanında savaşırmış gibi saatlerce kılıç sallamış. Köy halkı bu deliyle alay etmişler. Ne var ki savaştan dönenler, kendilerini tahta kılıçlı bu delinin kurtardığını söylemişler. Neticede bu tahta kılıcı köy camiinde muhafaza etmeye karar vermişler. Bu gün hala cami kürsüsünde bulunan tahta kılıcın ucundan, Kore Harbi sırasında da kan damladığını görenler olmuş. Halen İslam ordularının mücadele ettiği savaşlarda bu kılıcın ölmüş sahibi tarafından kullanıldığına inanılmaktadır.
Kara Dede Ve Tahta Kılıç
Kullar Köyü’nde, Dedeyakası mevkiinde bir türbe var. Bu türbenin Kara Dede namında bir zata ait olduğu söyleniyor. Yanında iki mezar daha vardır. Fakat kimlikleri bilinmemektedir. Köylülerle sık sık görüşerek yaptığım sohbetlerin birinde, köye bir ailenin Bağdat’tan geldiği söylenmiştir. Efsanede adı geçen Kara Dede’nin ve Tahta Kılıç’ın esrarı, zannederim bu aile ile yakından ilgilidir.
Kullar Köyü’nde Kara Dede Mescidi adıyla yeni bir mescit yapılmış. Köye gelenler mutlaka bu mescidi ziyaret ederler. Bu mescidin bir özelliği de “Tahta Kılıç”ın bulunmasıdır. Tahta Kılıç’ın Kara Dede’nin kılıcı olduğu söylenmektedir. Fakat aynı Köylü olan Kara Dede ve bu kılıç hakkında sınırlı bilgiler vardır. Kılıcın nasıl Kara Dede’ye geldiği, yada kendi yapmış ise bu konudaki bilgilere ulaşılamıyor. Ayrıca eskiden Kayabaşı Çeşmesi’nde, suyun içinde ıslatılmış olarak beklemekte olan Tahta kılıç, daha sonra çeşmemin köye taşınmasıyla, mescide konulmuştur.
Tahta Kılıç Ve Yağmur Duası
Köyde kuraklık olup yağmur yağmadığı zamanlar, Tahta Kılıç suya konularak ıslatılır. Daha sonra Dedeyakası’nda bulunan Kara Dede Türbesi’ne çıkılır. Yağmur duası yapılır. Tahta Kılıç ıslatılıp da yağmur duasına çıkılırsa, mutlaka yağmur yağacağına inanılır. Bu durumda kesin olarak yağmur yağdığı köylülerce söylenmektedir.
Tahta Kılıç ve Savaş
Memlekette bir savaş felaketi çıktığında, Tahta Kılıç’ın da bu savaşlara katıldığına inanılmaktadır. Halk içinde kulaktan kulağa anlatıla gelen bir rivayete göre Birinci Dünya Savaşı’nda Tahta Kılıç ve Kara Dede’nin savaştığı söylenmektedir. Bu konuda anlatılanlara bakılırsa, Kullar Deresi’nde köyün altında bulunan Kuru Dere’de -tam savaş anında- Kara Dede, Tahta Kılıç’ı eline almış; bir ata binerek derede bir o yana, bir bu yana atı sürmüş ve bir yandan da kılıç sallıyormuş. Daha sonra kılıçta kanlar belirmiş. Bir müddet böyle devam ettikten sonra Kara Dede köye dönmüş. Tahta Kılıç ise kanlar içindeymiş.[26]
B ) İp, Bez, Pala Bağlamak
“Günümüzde ağaçlara, evliya türbelerine, yatırlara ve mukaddes bilinen ulu kişilerin mezarlarına nezir olarak paçavra bağlamak, başlangıçtaki inançların en iptidaî şekilleridir. Kansız kurban niteliğini taşıyan bu nezirlerin söz konusu yerlere adanmasındaki amaç ve inanç, merhametli ve koruyucu olan “yer-su” ruhlarını memnun etmek, onların hoşnutluğunu kazanmaktır”[27]
“Bütün bu inançlar ve pratiklerde, ağaç, başlangıçtaki koruyuculuk, kurtarıcılık ve bereket unsurlarını yapısında taşımaya devam eden kutsal bir iye mevkiindedir. Ancak bu koruyucu iyenin, İslâmî devirdeki yapı ve fonksiyonları, eski Türk hayatındaki kadar belirgin değildir. Nitekim, Oğuz gâzilerinin, eski Türk kâhinlerini ağaçtan yapılmış kopuzlarını kutsal saydıklarını görüyoruz. Özbeklerde Hocant şehri yakınlarında “Evliya tirek” (=Evliya kavak) adı ile anılan kutsal bir ağaç vardır ki çocuğu olmayan kadınların ağacı ziyaret ettikleri, dualarını yaparak dallarına paçavralar bağladıkları bilinmektedir.”[28] Yörükler ise karadut, çınar ve katran ağacını kutlu sayarlar ve hepsi de tek ağaçları kült olarak kabul ederler.”[29]
Sazcığaz Köyü’nde bulunan Şeyh İsmail Tekkesi’ndeki ahşap direğin kucaklandığını biliyoruz. Tekkede dualar edildikten sonra, arzu ve isteklerinin yerine gelip gelmeyeceğini anlamak için tekkenin ağaç direklerinden birisinin kucaklandığını ve eğer dilekleri kabul görecekse, ağacı rahatlıkla kucaklayıp, parmaklarının biri diğerine ulaşacağını, yani direğin çok kolay kucaklandığına, yok eğer dilekler ve istekler olmayacaksa aynı direği kucaklayan aynı kişinin bu sefer direğe dolanan kollarının yetmediğini, parmaklarının biri diğerine ulaşmadığını söyleyenler çoğunluktadır. Burası da hala ziyaret yerlerindendir.
Ağaç dallarına bez bağlama Yapraklı’nın Davutlar Köyü ile bu köyün mahallesi olan Saray arasında bulunan çam ağacına bez bağlandığını bizzat tespit ettik. Yine Bürtü / Yeşilyayla Köyü’nde de Dedenin Kaş mevkiinde bulunan bir çam ağacı vardır. Bu çam ağacına dilek dileyerek bez / çaput bağlarlar.[30] Şabanözü İlçesi’nin Karakoçaş Köyü’nde dut ağacının dalına bez / pala bağlanır.[31] Bunun gibi Şabanözü’nün bazı köylerinde bu tür uygulamaları görmek mümkündür.
III- SONUÇ:
Çankırı halk inançlarında dağ, taş ve ağaç motifi sosyal hayatın bir bendesi olarak hala yaşamakta ve yaşatılmaktadır. Bütün Anadolu’da kabul gören bu durum, doğal olarak Çankırı’da da benliğini muhafaza etmiş, kutsal addedilen günlerde, kutsal addedilen durumlarda ve değişik vesilelerle daima kendini kabul ettiren bir konu olarak törensel etkinlikler yanında zaman zaman sosyal hayatta ve günlük uygulamalarla yaşanmış ve yaşatılmıştır. Bu durum inanç sistemi içerisinde tamamen yerleşmiş bir vaziyette sürdürülmektedir.
Başlangıcından bu yana koruyuculuk, kurtarıcılık, bereket, arzu ve isteklerin ulaşılmasında bir vasıta olarak başvurulmuş, toplumsal yaşantı içerisinde birlik ve beraberliği de sağlayan bazı inanç uygulamalarında bütünlük gösteren bir durum halini almıştır.
Eski Türk inanç sistemi içerisinde yer aldığı gibi tapınma olarak değil ama beklentilere somut bir adım atılmasında vazgeçilmez bir vasıta olarak algılanır olmuş, bu durum inanç sistemi içerisinde köklü bir gelenek ve bazı durumlarda da hayatın vazgeçilmez bir öğesi olarak görülmüştür. Bu açıdan bakıldığında tarihin derinliklerinden sökün edip gelen bu uygulamalar, tarih içinde sosyal hayata öyle bir oturmuş ki, inanç yönünden de İslami kurallarla barıştırılarak daha bir kabul görmesi sağlanmış, sosyal doku içerisinde rahatça uygulanarak devamı sağlanmış ve bu uygulamalar bütün Anadolu’da olduğu gibi varlığını sürdürmektedir.
* Öğretmen, Araştırmacı Yazar, Şair, Çankırı Dr. Rıfkı Kamil Urga Çankırı Araştırmaları Merkezi Yönetim Kurulu Başkanı.
[1] Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 49, 4. Baskı, Türk Tarih kurumu Basımevi-Ankara 1986.
[2] Rıfat Araz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Sûfîliği İle İlgili Yatır ve Türbelerin Çevresinde Yaşayan Eski Türk İnançları, Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Türklerde Hoşgörü Özel Sayısı-III, Cilt: 8, Sayı:24, s:804, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, Ocak 1996
[3] Ünver GÜNAY, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı : 15 Yıl : 2003/2 s. 14
[4] Bozkır Köyü’nde hala yaşamakta olan bir inanıştır.
[5] Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 160, 4. Baskı, Türk Tarih kurumu Basımevi-Ankara 1986.
[6] Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, Cilt: 1, s.127, Nakışlar Yayınevi Yayın No: 21-22, Cağaloğlu-İstanbul, 1980
[7] Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 160, 4. Baskı, Türk Tarih kurumu Basımevi-Ankara 1986.
[8] Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 3, 4. Baskı, Türk Tarih kurumu Basımevi-Ankara 1986.
[9] A.Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihi’ne Giriş, En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar, 3.Baskı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 1534, Tarih Araştırmaları No: 2, C: 1, s. 27, 18, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1981.
[10] A.Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihi’ne Giriş, En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar, 3.Baskı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 1534, Tarih Araştırmaları No: 2, C: 1, s. 17, 18, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1981.
[11] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Cilt: 1, s.301, Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü Yayınları: No: 1, Türk tarih Kurumu Basımevi-Ankara, 26 Ağustos 1971
[12] Bayram Durbilmez, Muhyiddin Abdal’ın Hayatı Etrafında Oluşan Menkabe-ler, 1. Uluslar arası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri 13-16 Ağustos 1998 Ankara, s. 137, Ervak Yayınları, Bilim Kültür Dizisi -1
[13] Rıfat Araz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Sûfîliği İle İlgili Yatır ve Türbelerin Çevresinde Yaşayan Eski Türk İnançları, Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Türklerde Hoşgörü Özel Sayısı-III, Cilt: 8, Sayı:24, s:799, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, Ocak 1996
[14] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi I, s. 95, 96, Birinci Basılış, 1000 Temel Eser 51, Milil Eğitim Basımevi-İstanbul 1971
[15] Ünver Günay, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı : 15 Yıl : 2003/2, s.11
[16] Bayram Durbilmez, Muhyiddin Abdal’ın Hayatı Etrafında Oluşan Menkabe-ler, 1. Uluslar arası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri 13-16 Ağustos 1998 Ankara, s. 138, Ervak Yayınları, Bilim Kültür Dizisi -1
[17] Rıfat Araz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Sûfîliği İle İlgili Yatır ve Türbelerin Çevresinde Yaşayan Eski Türk İnançları, Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Türklerde Hoşgörü Özel Sayısı-III, Cilt: 8, Sayı:24, s:803,804, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, Ocak 1996
[18] Uluslararsı Türk Dünyası İnanç Önderleri Kongresi 23-28 Ekim 2001, Başkent Öğretmenevi-Ankara, Türksev Yayınları Ankara-2002, s.32
[19] Canlı kaynak, Mustafa Durlanık, Emekle Öğretmen, Çankırı Merkez.
[20] Şaban Çağlar, İşe bu vesile ile girdiğini söylemektedir.
[21] Geçmişten Günümüze Şabanözü, Y. Aslan, E. Metin, Ö. Türkoğlu, İ. Akyol, K. Alper, S.Softa, s. 118, Karofset Matbaacılık, İskitler / Ankara
[22] Yakup Tetik, Lise mezunu, 1975 doğumlu, Memur, Yukarı Çavuş Köyü.
[23] Cumhuriyetten Günümüze Yapraklı, H.Karaman, H.Sarıkaya, İ.Pişkin, S.Softa, Ş.Pişkin, s. 55, Kayıkçı Ofset, Çankırı, 1996
[24] Canlı kaynak, Şaban Somuncuoğlu, Şabanözü.
[25] Geçmişten Günümüze Şabanözü, Y.Aslan, E.Metin, Ö.Türkoğlu, İ.Akyol, K.Alper, S.Softa, s. 120, Karofset Matbaacılık, İskitler / Ankara
[26] Sadık Softa, Bir Şiirdir Bozkırlarda Yaşamak Duyuşlar ve Çankırı, s. 121, 122, Çankırı Belediyesi Dr. Rıfkı Kamil Urga Çankırı Araştırmaları Merkezi, Çankırı-2010
[27] Rıfat Araz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Sûfîliği İle İlgili Yatır ve Türbelerin Çevresinde Yaşayan Eski Türk İnançları, Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Türklerde Hoşgörü Özel Sayısı-III, Cilt: 8, Sayı:24, s: 803, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, Ocak 1996
[28] Rıfat Araz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Sûfîliği İle İlgili Yatır ve Türbelerin Çevresinde Yaşayan Eski Türk İnançları, Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Türklerde Hoşgörü Özel Sayısı-III, Cilt: 8, Sayı:24, s: 802, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, Ocak 1996
[29] Doç. Dr. Artun, Erman, Anadolu İnanç Önderlerini Besleyen Eski İnanç Sistemleri; Dinler, İnanışlar, Uluslar arası Türk Dünyası İnanç Önderleri Kongresi, 23-28 Ekim 2001, s. 32, Türksev Yayınları, Bilim Kültür Dizisi: 2, Ankara -2002
[30] Çuval ağzı adı verilen kumaşlardan ip / kurdela şeklinde kesilerek çıkarılan bez parçaları dilek için Dedenin Kaş’taki çamın dallarına bağlanmaktadır.
[31] İlyas Haliloğlu’ndan naklen.
